Elindekini her an kaybetme riski varsa, daha azıyla yetinmeyi denemeli ama bu hiçbir zaman, daha az çalışmayı gerektirmemeli. Bir toplumun ekonomik krizlere aşılı ve şerbetli olmasının yegane yolu, ‘yetinme duygusunun’ kolektif biçimde içselleştirilmesidir. İçinden geçtiği süreçte Türkiye’nin dahili ve harici zorlamalarla orta ve uzun vadede savrulmasını engelleyecek yollardan biri de bu gibi gözüküyor. Bireyine yetinmeyi öğretmemiş bir iktidarın doyuracağı hiçbir göz yoktur. Baştan beri toplum hep kazanmaya ama hiç kaybetmemeye, hep daha konforlu olana ama asla sahip olduklarının değerini bilmemeye güdülenmişse, daha ilk maddi sarsıntıda yönünü kaybeder, pusulasını şaşırır ve iktidarın ona sağladığı bütün menfaatleri bir çırpıda unutup yok sayar. Tarihi dönüştüren toplumlar, maddi sarsıntılarından ruhlarını korumuş olanlardır. Bir toplumun genetik dokusuna ‘kazanmanın’ sadece ‘maddi’ boyutu kazınmışsa o toplum er geç çözülür. Bu tarafıyla bakıldığında, Türkiye belki 2000’li yılların başından beri daha büyük şehirler, daha iyi yollar, daha donanımlı hastaneler, daha gelişmiş okullar, daha güvenli caddeler, standardı daha yüksek yaşam tarzları inşa etme gayreti gösterdi ama aynı başarıyı daha çok çalışma, ürettiklerini daha dikkatli tüketme, kazandıklarını daha adilce paylaşma, daha iyi bir ruh haliyle sokağa çıkma, kendine daha çok yeten bireyleri çoğaltma, kanaati de bolluk gibi suhuletle karşılama hususlarında bırakın ilerlemeyi, belki de farkında olunmadan geriye gitti. Bununla birlikte, işler yolunda gittiği için gücü kullananlar işin bu boyutunu ya hiç görmediler ya da ihmal ettiler. Toplumun bütününü ilgilendiren konuların baş aktörü, birincil itici gücü konumundaki siyasetin geçtiğimiz yirmi yıllık süreçte üstesinden gelmesi gereken elbette sayısız sorun vardı ve elbette bu sorunların halli konusunda içeriden ve dışarıdan sayısız engelle karşılaşıldı. Ancak varılan noktada, geriden yeni bir nesil geliyor ve bu nesil için vesayet odaklarıyla hesaplaşmak, memlekete yönelik iç ve dış tehditleri bertaraf etmek, güncel yaşamın maddi kalitesini belli bir aşamaya getirmiş olmak yetmeyecektir; bundan sonraki süreçte başarı maddi olduğu kadar manevi değerlerin de bütün pratikleriyle yeniden gözden geçirilmesi, yeniden merkeze oturtulması ve ülkenin bir başından ötekine sosyolojinin yeniden tahkimiyle mümkündür.

İster doğal ve kendiliğinden gelişmiş isterse yapay ve belli bir amaca müteallik olsun, ister iç şartların getirip bıraktığı bir sorunlar yumağından kaynaklı isterse ‘dışarının getirip bıraktığı saat ayarlı bir bomba’ olsun, yaşamakta olduğumuz ekonomik krizin aşılmasında Külliye’den başlayarak birinci dereceden bürokrasi, en taşrasından başlayarak ikinci dereceden vatandaş sorumludur. Şimdiye kadar olmadıysa bile bu ve bundan sonraki süreçlerde bürokrasinin artık sadece ‘olanı idare etme’ ve konjonktürel akışa uyum gösterme kabiliyetini değil, belki bundan daha fazla ileriye yönelik stratejiler üretmek suretiyle soyut düşünme becerisini de ortaya koyması gerekmektedir. Her birimin kendi içinde ve kendi alanına dair, dünyanın nereye doğru gittiğini raporlaması ve gidilen yere yönelik her aşamaya uygun bir yol haritası çizmesi gerekiyor. Toplumun yaşam kalitesi göstergelerinden biri olan bürokrasinin ne yapıp edip içinde bulunduğu ataletten sıyrılıp içeriği boşaltılmış kibri bir tarafa bırakarak işine dört elle sarılması, her gün, her saat muhatap olduğu kitlelere örnek olması gerekiyor.

Vatandaşa gelince, iyi motive edildiğinde ve bakışı doğru istikamete çevrildiğinde felaket karşısındaki içgüdüsü bile memleketin yaralarına derman üretiyor. Belki her aşamada kolektif bir teyakkuz halinden bahsedilemez ama kritik dönemlerde ve tabiri caizse ‘yumurta kapıya, bıçak kemiğe dayandığında’ neler yapabileceğini, 15 Temmuz menfur darbe girişiminde gösterdi. Sadece orada değil, Milli Mücadele’nin en kritik noktasında, -bir kenara not ederek bile olsa- Menderes’in idamının ardından ve Özal’ın zamansız ölümünden sonra da benzeri reaksiyonları gösterdi ve ortaya koyduğu bu dik duruş, kazandığı bu tecrübe sadece kendi indinde değil, dış güçlerin de kayda aldığı ciddi bir yıldırma ve olası kumpasları geri püskürtme anlamına geliyor.

Sözün özü, Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin gelmesini de bir şans olarak kabul edip Külliye’nin güncel siyasetin dışında fikir üretecek, üretilen fikirleri rafine edecek bir gölge bürokrasi yapılanmasına ihtiyacı var. Üniversitelerin teorik ve stratejik bilgi üretme konusundaki hantallıkları ortada, Milli Eğitimin durumu da… Yapılması gereken şey; otobanlar, yüksek hızlı trenler, hava yolları, üçüncü köprüler, Kanal İstanbullar ayarında bir sosyal bilim projesi geliştirerek ülkenin içinde bulunduğu durumu yine ülke aydınlarının en iyi analiz ettikleri, üstelik sadece şimdiyi değil, geleceği de yorumlama kabiliyeti gösterdikleri geniş bir ‘teori merkezi’ oluşturmak ve bu merkezden üç yüz altmış derecelik bakış açısıyla elde edilmiş bilgiler eşliğinde bütün dünyayı görebilecek bir perspektifi Cumhurbaşkanın önüne sunmaktır.

Belli ki 24 Haziran seçimlerinin ardından Türkiye’de sadece siyasal sistemin işleyişi değişmeyecek, buna bağlı olarak siyasetçinin rolü de değişecek. Külliye, ülkenin geleceğe yönelik stratejisini bürokrat-teknokrat ağırlıklı simalarla götürürken siyasetçi halkla daha çok iç içe olacak, onun derdini daha yakından ve daha sık dinleme imkanı bulacak. Bu da şimdiye kadar gelmiş/getirilmiş olan ideolojik karşıtlığı nispeten yumuşatacak ve Türkiye bundan kazançlı çıkacak. Bu süreçte siyasete ve siyasetçiye düşen görev kuru ideolojik tartışmaları, başlangıçtan beri ülkenin başına bela olan çoğu ithal tartışmaları bir tarafa bırakıp memleketin gerçek gündemi olan halkının taleplerine daha çok cevap vermeye arayışı olmalıdır. Belki buradan elde edilecek sinerjiyle Tanzimat’tan beri gelen ‘kültür devleti’ anlayışının yerine ‘sözleşme devleti’ anlayışı tahkim edilir de ülke bir daha yüzünü hiç geriye dönmeyecek şekilde yüzünü geleceğe döner ve biz de rahat bir nefes alırız.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Yunus 2018-06-06 12:32:16

Cehalet+fakirlik= şikayet,
ilim+fakirlik= kanaat,
Cehalet+zenginlik= israf,
İlim+zenginlik=infak,
Cehalet+güç=istibdat,
İlim+güç=adalet,
Cehalet+söz= argo,
İlim+söz= edebiyat

Misafir Avatar
ismet emre 2018-06-06 14:03:28 @Yunus

yunus hocam bu formülü verseydiniz yazıyı yazmaya gerek kalmazdı belki, elinize, yüreğinize sağlık, baki selamlar.

Beğenmedim! (0)