Diderot, “Felsefi Konuşmalar” isimli kitabında, Tanrı ile ilgili geçen bir diyalogta muhatabına şöyle seslenir: “Aziz Abbe sizin tanrınız ebedi bir sükuttur.” Diderot, hatırlanacağı üzere Fransız Aydınlanmacılarından olup, Tanrıtanımaz olarak bilinmektedir. Onun bu sözünün Ortaçağ Hıristiyan dünyası ve düşüncesine en keskin eleştirilerin yapıldığı bir dönemde söylendiği hatırda tutulmalıdır.

Aynı Diderot, bir başka kitabı olan “Rahibe”de, genelde kilise özelde manastırın bir insanın hayatını nasıl mahvettiğini rahibe üzerinden anlatmaktadır. Aslında Ortaçağ Avrupası düşünüldüğünde Aydınlanmacıların eleştirilerine hak vermemek pek mümkün değildir. Fakat sonradan Alexis Carrel gibi ilim adamları başta olmak üzere, Aydınlanma Çağı’nın da insana ve dünyaya nasıl eksik baktığı ortaya konmaya çalışılmıştır.

Soracağımız önemli sorulardan birisi; “niçin Tanrı’ya ebedi sükut denmektedir?” Geçen yazımda kısmen bunun üzerinde durmuştum. İnsanlar ibadetler etmekte, Tanrı ile ilgili yargı ve yorumlar geliştirmekte; ancak bunlara dair birinci elden yani Tanrı’dan hemen anında bir ses duyamamaktadırlar.  Belki birinci sebep bu olarak düşünülebilir. Ama daha da önemlisi; Ortaçağ boyunca Tanrı’ya dair yapılan okuma, Tanrı adına hareket ve insani yorumların tümünün Tanrı’nın birebir emirleri olarak telakki edilmesi yani insana hiçbir alan bırakılmamasıdır.  

Ölü Ozanlar Derneği’nde ironik bir sahne vardır; Okul yönetiminin en insani konularda bile baskısı karşısında, bir toplantı sırasında öğrenci “Tanrı sizinle görüşmek istiyor” diye telefonu idareciye uzatmaktadır. Aslında tüm metin merkezli okumalarda, metnin dışına (söz gelimi insana ve tabiata) bakmak söz konusu edilmemektedir. Haliyle bu durum, “yazılı âyet”lerin dışındaki âyetleri görmeyi önemli oranda etkilemektedir.

Bunun ciddi vahim sonuçları görülmektedir. İlkin; hakikat tekelciliği yaparak, farklı yorumları hiç dikkate almamak. Nitekim Papalık sürekli bunu yapmaktaydı. Nihayetinde bu durum, papalığı Tanrı yerine koymaktaydı. İkincisi, giderek insan ve tabiat gerçeğini; dolayısıyla olgusal durumları okuyamamak. Böylece Hıristiyanlık, dünyadan ve insan gerçeğinden uzaklaşmıştı. Üçüncüsü de, tüm olgusal gerçekleri yazılı metnin içinde aramak.

Batı dünyası içinde bulunduğu hengameden tabiata, dış dünyaya ve olgulara yönelerek çıktı. Bunun bir diğer anlamı da, gerçekliği dış dünyadan ve tabiattan elde etmek. Dayandığı düşünsel temel ve felsefe de, tabiatın Tanrı’nın yazılı olmayan bir başka âyeti oluşuydu. Tanrı, her şeye bir düzen ve ilke verdiğine göre, bu ilkeleri elde ederek Tanrı’nın muradı bir başka açıdan öğrenilebilirdi.

Doğrusu Batı düşüncesinin bundan başka şansı da yoktu. Zira yazılı âyetleri papalık kendi uhdesine alarak, bir başkasının yorumuna asla izin vermiyordu. Fakat Aydınlanma gibi süreçlerle, bir başka handikap meydana geldi. Bu sefer olgular dünyasının dışında, hiçbir gerçeklik tanınamaz oldu. Belki John Carroll’un “Benlik ve Ruh” şeklindeki ayrımında benlik öne çıkarılarak ruh ihmal edildi.

Şimdi gelelim bize. Bizde bir “ruh” olduğu iddia ediliyor ama bu ruhun nasıl bir bedende bulunduğuna dair fikrimiz yok. Geçen yazımızda insanın içindeki enfüsi dayanak noktası olarak Vicdanı belirtmiştik. Bu yazılı âyetlerin bizdeki istinatgah noktasıdır. Tabiat da, yazılı âyetlerin insan dışındaki dayanağını oluşturmaktadır. Fakat biz ne insanı ne de tabiatı henüz okuyabilmiş değiliz. Doğrusu bunları okumaktan da ciddi anlamda korkuyoruz. Yani neymiş; Tanrı ebedi sükut değilmiş. Ama Tanrı’yı hem kendimizde hem de tabiatta görememek ve okuyamamak da Müslüman dünyanın temel problemi.

Herkese hem iyi bayramlar, hem de iyi okumalar diliyorum. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.