Tarih boyunca, birçok sorunun kökeninde Tanrı-insan ilişkisinin mahiyeti gelmektedir. İslam’ın temel argümanına göre, ilk din tevhid olarak başlamış ve daha sonraki süreçte tevhidden sapmalar oldukça yeni peygamberler ve kitaplarla bu düzeltilmeye çalışılmıştır. O sebeple tüm peygamberler, tevhid öğretisinin altını çizmek üzere görevlendirilmişlerdir. Bu bağlamda tarihi devri dalgalı bir biçimde okumak gerekir.

sadece Allah’ın varlığı ve birliği olarak değerlendirmek kanaatimizce eksik kalacaktır. Zira tevhidi kabul, her şeyden önce bir mutlak ile evrenin hakikatini teslim etmek anlamına gelir. Diğer yandan, tevhidin bozulması durumunda, insanın dünyada iştigal ettiği tüm alanlarda da problemler baş gösterir. Bir başka deyişle, insan-insan ve insan eşya arasındaki ilişki ve düzenekler de bozulur. Belki İslam’ın tevhid üzerinde ısrarlı durmasının sebebini de burada aramak gerekir.

Tanrı-insan ilişkisinin mahiyetine dair temel bir problemi Hıristiyan teolojisindeki tartışmalarda izleyebiliriz. Burada Tanrı’nın bir töz ve hipotetik olarak üçlü unsurdan oluştuğu ve daha da önemlisi Hz. İsa’nın Tanrı-insan arasında gidip gelen konumu zikredilmelidir. Bu durum Tanrı ve insanın konumlarına dair sürekli bir problem yaratmakta, hulul, antropomorfizm ve insanın tanrılaşması arasında gidip gelmelere izin vermektedir.

İleri düzeyde papalık gibi bir kurumun oluşması ve Tanrı adına insanlık üzerindeki tahakkümler, nihayetinde modern dünyanın yaratılmasında ciddi tetikleyici unsurlar olmuşlardır. Ortaçağ’da kilisenin tahakkümü, Tanrı adına tapılan zulümler, son tahlilde yeniden “insan”dan başlamak gibi bir seçeneğe doğru insanları itmiştir. Bacon’ın tabiata yönelmesi, Descartes’ın varlığı insana ve kendisine referansla açıklamaya çalışması ve nihayetinde çifte gerçeklik alanı ile insana bir yer açılmaya çalışılması bunun temel göstergeleridir.

Fakat modernizm de bir başka uca doğru savrularak, Tanrı yerine “modern devlet”i ikame etmiş; ardında devletin de üzerinde yeni tahakküm edici güçlerin (küresel güçler, ulusaşırı şirketler vb.) oluşumuyla birlikte insan geldiğimiz noktada ezilmeye devam etmiştir. Bu kadar özgürlük söylemi ve çağrılarının içinde insan, dünya ölçeğinde bir hegemonyanın altında yaşamaya devam etmektedir.

Bu anlattıklarımıza dayanarak, insanın şu anda özgürlüğünü kaybettiği ve giderek ölçüsüzce büyüyen güçler karşısında ezildiğini bir tespit olarak tekrar belirtmeliyiz. Peki bunun karşısında ne yapılması gerekmektedir?

Öncelikle Tanrı-insan, insan-insan ve insan-çevre arasındaki ilişkiyi sağlıklı bir biçimde tekrar inşa etmenin zarureti bulunmaktadır. Belki Tanrı-insan arasındaki ilişkinin sağlıklı kurulması öncelik taşımaktadır. Fakat “tevhid” sözünü ya da söylemini tekrar ederek bu meseleyi halledemeyeceğimizin de bilincinde olmalıyız. Tevhid önemlidir; fakat öncelikle Tanrı ve insana dair temel problemleri tespit ederek önce felsefi düzlemde bir zihin ve bakış açısının inşası gereklidir.

Bugün dünyanın yaşadığı bu krizde İslam’ın krizden çıkış için bir imkan olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Müslümanların düşünsel, sosyal, kültürel, ekonomik ve gündelik yaşamlarına bakıldığında, yaptıkları önerilerin insanı korumaya yönelik olmadığını söylemeliyiz. Öyle ki yapılan tartışmaların, insanı değil Tanrı’yı korumak gibi tuhaf bir içeriğe sahip olduğunu bile söyleyebiliriz.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Bunda sonra dünyayı krizden çıkaracak önerinin, tahakküm edici zihniyetten uzak, sağlıklı bir Tanrı-insan ilişkisi kurmuş ve nihayetinde insanı tüm bu tahakkümlerden kurtaracak mahiyette olması ve insanı koruması gerekmektedir. Hıristiyanlık Ortaçağ’da Tanrı’yı korurken, insanı Tanrı adına ezdi.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.