Devlet kavramı Eflatun’dan günümüze kadar özetle şöyle tanımlanmıştır:

“Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlığa devlet denir.”

Siyasal bakımdan örgütlenme, belirli kurallar ve kaideler çerçevesinde olur. Bu kurallar, zamanla yasa ve hukuk adı altında yeniden formatlandı.

Batılılar, yasaların hukuka dönüşme miladını 1215 yılında imzalanan Magna Carta Anlaşması’yla başlatırlar.

Müslüman toplumlar ise Medine Sözleşmesi veya diğer yaygın kullanımları ile Medine Vesikası’na dayandırırlar.

İslam peygamberinin Mekkelilerin zulümlerine dayanamayıp kendine iman etmişlerle birlikte Mekke’den Medine’ye yaptığı Hicret sonrasında bizzat kendisi tarafından 623'te düzenlenmiştir. Sözleşme, Hazreti Muhammed ve Müslümanları, Yahudileri ve Paganları da kapsayan o güne kadar yapılmış en geniş kapsamlı insan hakları vesikasıdır.

Ağırlıklı iki olarak iki kabile (Evs ve Hazrec) arasındaki çatışmaları sonlandırmayı hedefleyen maddeler içermesine rağmen, ana fikri, insanların birey ve topluluk olarak hak ve hürriyetlerinin teminat altına alınmasıdır. Arıca dağınık haldeki kabilelerin Ümmet (devlet) adı altında tek bir topluluk olarak toparlanmasını ve hepsinin birbirine karşı ayrı ayrı sorumluluklarının dağıtılması bakımından insanlık mirasının ilk en detaylı Özgürlük Bildirgesidir.

Medine sözleşmesi, Ümmet (devlet) bilincini, toplumsal dayanışma, siyasal birlik, ortak savunma ve konferatif bir yapıyı önermesi bakımından da ayrıca dikkate değer bir tarihi, siyasi ve hukuki metindir.

Doğu ve Batı’da insanın yaşam mücadelesi, bütün egemenlerin, diktatörlerin ve zalim idarelere rağmen tamamen adil, bir dünya ütopyası savaşıdır aslında. Devlet erkinin gelişmesi, ulus bilincinin yayılması ile birlikte adalet kavramı evrensellik değer kazanarak “uluslararası hukuk” kurumunun oluşmasını sağladı. Ve her dönemde neredeyse bütün devletler, bağlı oldukları uluslararası hukuk kurallarına uymayı taahhüt etmişlerdir.

Birinci ve İkinci Dünya savaşlarının yıkımı, insanları bir evrensel kurum ve yeni bir hukuk nizamnamesi etrafında toplanmayı zorunlu kıldı. İnsanoğlu, uluslararası hukuk ve o hukuku koruyacak kurum yokluğundan dolayı her iki savaşta da on milyonlarca ölü ve yüz milyonu aşan yaralı verdi. Ve bu zorunluluk 25 Ekim 1945 yılında ABD’nin San Fransisco kentinde Birleşmiş Milletler Örgütü adlı uluslararası bir örgütün kurulmasına sebep oldu. Dünya barışını, güvenliğini korumak ve uluslararasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturmak için kurulan bu örgüte, her iki savaşın verdiği tahribattan dolayı neredeyse bütün ülkeler hemen katıldılar

Birleşmiş Milletler Örgütü, değil bireylerin, devletlerin dahi uluslararası hukuklarını koruyamaz bir kurum olarak kurgulandı. Başta Yalta Anlaşması ve uzantıları olmak üzere, II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan tüm uluslararası kurumlar bugün insanlara katkıdan çok yük olmaktadır. Özellikle, güçlü devletler, bu kurumları güçsüz veya küçük devletlere karşı bir sopa olarak kullanmaktadırlar.

Örneğin ABD, Irak’ta nükleer silah olduğu gerekçesi ile bu ülkeyi işgal etti. Bir milyondan fazla insanın ölümüne, on milyondan fazlasının mülteci durumuna düşmesine sebep oldu. Ve en sonunda Irak’ta nükleer silah olmadığını itiraf etti. Ne var ki, bugün ilgili hiçbir uluslararası kurum ABD’yi yargılamaya cesaret edemiyor.

Son çeyrek yüzyıldaki ABD başkanlarının tümü, Afganistan, Filistin, Suriye gibi ülkelerde milyonlarca insanın ölümüne sebep olan savaşları, çatışmaları başlattılar. Ama hiçbir ABD’li başkan uluslararası Adalet Divanı’nda ye sorgulandı ne de yargılandı.

Aynı Şekilde İsrail Devleti de 1960’lardan beri BM’nin hiçbir kararını tanımamaktadır. Kurulduğu günden beri komşularının topraklarını sürekli çatışarak işgal eden İsrail, Filistin’in de kalan son bir karış toprağını da işgal ediyor.

Halbuki, uluslararası hukukta tüm çatışmalar ile ilgili esas bellidir. Yasalar nettir ve uluslararası hukukta bir prensip vardır: Savaş yolu ile toprak alınmaz. Ama İsrail kurulduğu günden beri savaş yolu ile toprak işgal etmektedir. Örneğin, Golan Tepelerini 1967’de silah zoru ile işgal etti. Uluslararası hukuka göre bu toprakları derhal iade etmeliydi. Ne var ki bir çok Batılı ülkeden aldığı gayrı resmi ve ABD’nin açık desteğinden dolayı 50 yıldır işgal ettiği topraklardan çıkmıyor, hukuk yoluyla çıkmaya da niyeti yok.

Lakin İsrail, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın tabiriyle “devlet terörü”nü resmi politika haline getirmekten bir türlü vazgeçmiyor.

Bugün Amerika Birleşik Devletleri ve güç merkezleri, kendilerinin kurduğu uluslararası hukuki düzeni kendileri yıkmaktadırlar.

Daha da korkuncu olan ise şudur olabilir mi:

Dünyanın kaosa sürüklenmesinde daha çok çıkarı olan güç merkezleri bu yönde politika geliştirdiklerinde, zulmü, haydut devlet politikasını şiar edinen ABD ve İsrail gibi devletler de “Adalet” ve “evrensel hukuk” diye bağırdıklarında, korkarım ki onların sesini duyup da harekete geçebilecek güçte bir müesses nizam kalacak mı?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.