Hangi düşünce ya da din olursa olsun, onları birbirinden ayırt eden “hakikat” düşüncesine olan yaklaşımlarıdır. “Hakikat”i nasıl konumlandırdıkları, Tanrı’ya dair düşünceleri, Tanrı-insan ilişkisini ele alma biçimleri, özellikle takip edilmesi gereken temel noktalardır.

İslam açısından meseleye yaklaştığımızda, Allah, insanın dışında mutlak hakikati ifade eder. Zaten mutlaklık, Ondan başka hiçbir varlığın vasfı olamaz. Dolayısıyla eşyanın hakikatinin de kaynağı, bir mutlak varlık olarak Allah’tır. “Hakikat”, insana bağlı olmayıp, insan bağımsız olarak vardır. Buna göre Allah, varlığı bizden bağımsız şekilde mutlak olan, neticede bizdeki değişimlerin ve yok oluşların Onu asla etkilemediği yegane yetkinliktir. Tabiatın, eşyanın, toplumun vb. gerçekliği, hakikati ise, Allah’a dayanmaktadır. Yani Allah, dış dünyanın da her bakımdan kaynağıdır.

Tevhit, her şeyden önce Allah, insan, eşya ve tabiat arasındaki tam uyumluluk bakımından düşünülmelidir. Bunun sebebi, hepsinin kaynağı tek varlık olup Allah’tır. İşte bu sebeple, diş dünyadaki tüm varlık alemi Allah’a işaret eden Onun âyetleridir. Kur’an-ı Kerim’in özellikle Tevhit üzerinde Hz. Adem’den (AS) bu yana ısrara durmasının iki sebebi vardır. Birincisi, bu varlığın temel hakikati tek bir Allah’a dayanmaktadır; dolayısıyla tevhit bu gerçekliği kabul etmek demektir. İkincisi de, insan, tabiat ve dünya arasındaki parçalanma ve uyumsuzluğu yok etmek, insanın kendisine böylece yabancılaşmasının önünde engel olmak istemektedir.

Başta modernizm ve postmodernizm olmak üzere seküler ideolojilerin temel problemi, dünyaya ve evrene dair tevhidi gerçekliği kabul etmeyişleridir. Bu ret, esaslı bir başka problemi doğurmaktadır. O da Allah, insan ve eşyanın birbirinden bağımsızlaşarak, ontik bir gerçeklik haline gelmeleridir. Yani her birinin, kendi başına Tanrı gibi birer hakikat olmasıdır. Bu parçalanma, uzun vadede insanın kimliğini de parçalamakta, uzun vadede bir yandan bir tanrılar panteonu oluştururken, insanı da farklı tanrılar karşısında edilgen bir varlığa dönüştürmektedir.

Dolayısıyla tevhidi tanımak ve kabul etmek demek, sadece Kur’an’ın bir ifadesini kabul etmek değil; evrene dair bir gerçekliğe şahit olmak demektir. Bu sebeple, mümin kişi bu gerçekliği kabul eden ve ona inanandır. Nihayetinde mümin kişi, kelime-i şehadet getirerek, evrendeki bu yegane gerçekliği kabul ettiğini, şahitler arasına katıldığını beyan etmektedir.

Tevhide gerçekten inanan ve şahitler arasına katılan insan, tabiat, dış dünya ile bir uyumsuzluk içinde değildir. Çünkü onların da yegane kaynağı Allah’tır. Bu, aynı zamanda insanın tabiata ve dış dünyaya uygun olmayan müdahalelerde bulunmasının da önüne geçecektir. Bu, insanın tabiatla, kendisiyle ve Allah ile uyumlu bir yaşamı anlamına gelir.

Raci Faruki, Tevhid isimli kitabında tevhidin estetik de dahil olmak üzere insan hayatındaki çok farklı yansımaları üzerine analizler yapmaktadır. Böylece Tevhid’in sadece Allah’ın var ve bir olmasına inanmak değil, bununla birlikte evren, dünya, tabiat ve insan açısından taşıdığı önemi anlatmaktadır.

Bugün dünyada insanın giderek parçalanan kimliği, tabiatla bozulan ilişkisi, insan-insan arasındaki sağlıksız ilişki ve şiddetin hakim olmasının temel sebeplerini belki bu temellerde aramak gerekir. İşin bir başka vahim boyutu ise, tevhidin bu esaslı içeriğinden Müslümanların bile haberdar olmamasıdır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.