Yeni bakanlar hakkında değerlendirmeler yapılırken hepsinin içinde ayrı bir yere konulan ve kendisinden hakikaten umutla bahis edilen bir bakan olarak Ziya Selçuk’un açıklamaları, kurulmuş ve döndürülmekte olan eğitim çarkının saflaşması ve selameti için hepimizde kayda değer bir heyecan oluşturdu. Bekleyiş te… 

Ziya Selçuk eğitim alanında yapacağı değişikliklere dair bakış açısını ortaya koyarken; “masayı değiştireceğinden” söz açıyor. Masadaki basit bir aksesuarı, sözgelimi “tuzluğu değil.” İyi hoş ta… İnsanın aklına bunca zamandır, (zor fakat daha gerideki yılları bir dakikalığına unutursak) yani tam 16 yıldır yapılan bitmez tükenmez değişikliklerin bir tuzlukla ifade edilmesine çokça şaşırası geliyor. Yani nasıl? Affedersiniz. Bir dakika! Onca denemeler ve tabii ki insanın, hatta yavrusunun üstünde, bir nesil üstünde, çocuk, genç zihninde yaşatılan deneyim ve yanayımlamalar (kelimeyle siz başa çıkınız)  bir tuzluk ebadında mıydı? Hâlbuki küçük küçük, sayısız değişiklikler ile istikrarın yani bir hayat disiplininin tam tersi hiç birşeye alışmama, kanıksamama, derken yeni yapılan hemen her değişiklikten hakikatli bir sonuca varmadan vazgeçilmesi ve koşa koşa yeni bir sebebi daha oluşturma gibi bir kısır döngünün hızına terk edilmedi mi nice tomurcuk, filiz ve meyve…

Bazen bir tuzluk değişimi bile nelere kadirdir üstelik…

Az değil; üniversiteliler içinde olmak kaydıyla yaklaşık 25 milyon nüfus. Genç nüfusu yine Selçuk’un teşbihiyle limana çekilemeyen bir transatlantik üzerinde bir eğitim yolculuğuna, yeni bir sürece çıkarıyoruz.  Az değil; bu kadar nüfusun şimdisi, çocukluğu ve gençliği ve ülkenin yarını üzerine konuşuyoruz. Var oluş, var kalma ve ebediyet üzerine…

Bundan dolayıdır ki mevzuya halk olarak bizi de dahil etmek istiyorum. Harici gazelhanlık, mavalhanlık, yıkan hiciv, bir şeyi onarmayan laf ü güzaf bitmeli artık. Hep birlikte işlediğimiz büyük bir hatamız var ve onaracağız. Fakat bakış açımızda açısız. Oradan başlayalım. Bu ve her konuda halk olarak “bekleyiş” derken ne anlıyoruz, dahası ne yapıyoruz? Aşağı yukarı bellidir.

Eller kollar bağlıdır. Devleti ve temsilcilerini ekrandan izleriz. Radyodan duyarız. Bu pasif pozisyon gerçek hayatta da karşılığını bulur. Hayatın seyir etmesine mani bir baka kalmadır bu. Alıklaşmadır.  Çünkü genel tutum şudur. Çatır çatır konuşulan her hangi bir konu hakkında hiçbir ön bilgilenme yapılmamıştır. Herkesin kulağını dayadığı ağız vardır. Kendi bildiğini okumasına mani bir ağız değildir bu. Hep aynı ağızdır. Ya övmekte, ya sövmekte ve konuyu olduğu gibi aydınlatma çabasında değil, arzu ettiği bir alaca karanlıkta kafa ütülemektedir. Sonra bir de sokağın sesi eklenir.  Aynı kanallara/ağızlara dayanmış kulaklar korosu öteki koroya doğru ezberini bağırır durur. Yeminle söylüyorum ekrandaki şovlar daha masum kalabilir,  halkın gerçekte birbirine yaptığı şovlara nazaran. Böyle böyle sadece pasif eleştiriler yaparak, öteden beri yapıla gelen dedikodunun, bu defa konusunun yükselmesi nedeniyle kayda değer ve emek sarf edilen bir iş yapılıyormuş hissi ve konumuna girilir. Bizde halk genellikle devlet tarafından nasıl da yönetilemiyor olduğuna dair söylenerek yaşar. Adeta boyun ipinin daha sıkı tutulması için seçtiğini, seçemediğini terslemektedir. Kendisi seçkin olmayı unutmuş gibidir. Dürüst, erdemli bir toplum olmak için seçkin bir hayata koyulmak konusundan daha önemli, daha popüler konulara abanmıştır. Ki eğer kendisi dürüst ve erdemli bir toplum olarak devletin karşısına dikilse kim bilir neler olur… Güzel hayal!

Eski bir portreden yola çıkarsak; devlet bir kahvehaneye konulan ve sehpasından taşan koca bir radyodur.  Halk ise o radyoyu bir televizyon gibi izleyen,  ayağa kalkan/ayaklanan olmadığı sürece odaklanma ve efsunlanma sorunu yaşamayan dinleyicidir. İşitir ve itaat eder. Sadece bildiği bilmediği, araştırmadığı, derinine vakıf olmadığı her konuda daima konuşur. Sussun mu ya? Hayır. Sadece iyi konuşsun. İyi konuşalım. Yani ne hep öven, ne hep söven, cidden bilgiye dayalı, bilinçli ve yeni öneriler sunmaya çalışan olarak konuşalım, derim.  Diyorum yani halktan biri olarak.

Halkın kendi kendisini sadece milletvekilleri, temsilleri ile değil de temsilin dışında bizzat, müstakil birer şahıs olarak kendisini yönetebilen, sadece olağanüstü zamanlarda değil, normal zamanlarda da iradesini gösteren bir millet olması beklenir. Gerektiğinde ölebilen ve şehit olabilen yüreklilikten, normal zamanların tanıklığı, şahitliği, “buradayım veya orada ben de vardım!” bilinci beklenir.

Sözlerimizi Selçuk’un şu sözüyle bitirelim: “Süpermen değiliz” diyor. “Birlikte başaracağız.”

(Kişisel eğitim tecrübeme dair itiraflarım için yer kalmadı. Belki böylesi hayırlıdır. Çünkü olağanüstü muzurdu. )

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner623

banner624