Bu başlıktan sonra gelecek soruyu tahmin edebiliyorum: “Hangi devletler?” Başlıcaları üç dört tane olsa da Türkiye’ye düşman olan, bizi sevmeyen, tarihî misyonumuza karşı duran pek çok devlet var. Taibii olabilir. Geçmişte Selçukluların da, Osmanlıların da, Türkiye Cumhuriyeti’nin de hasımları oldu ama sonuç ortada. Onlar kinleriyle beslendiler ve göçtüler. Bugün Türkiye’miz, dünyanın rol ve söz sahibi devletleri arasındadır. Şükürler olsun.

         Düşman devletlerden söz edecek değilim. Biz çalıştıkça, ürettikçe, büyüdükçe düşmanlarımız kahrolmaya, dostlarımız sevinmeye devam edecek. Büyük cihat da esasen budur.Nefsimizle yaptığımız cihadı başarabilsek zaten mesele kalmayacak.Öyleyse hedefi doğru tayin etmek lâzım. Bediüzzaman’ınmühim bir sözü vardır, der ki: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silahıyla cihat edeceğiz.”

         Bugün Müslümanları kasıp kavuran aslında yoksulluktan önce cahillikleri, bilgisizlikleridir. Cahil insan şaşkındır, ihanet yolunu seçen bir meczubun da peşinden gider, ortalığı kan gölüne çeviren bir aşiret reisinin de. Hâlbuki hakiki Müslüman okur, araştırır, aydınlanır ve sorgular. Hataları görmezden gelmez. Farkettiği yanlışları duymamazlık etmez. “Oku!” emri kesin. Peki cehalete karşı nasıl savaşılacak? Asrı Saadet’te bu hastalıkla nasıl muharebe edildiyse aynen öyle. Yani bilincimizi artırarak, ilme, sanata sarılarak. Sanat, Büyük Sanatkâr’ın biz kullarına en kıymetli hediyesi. İnsan sanatla gelişir, toplumunu geliştirir, insanlığa katkıda bulunur. Sanatla uğraşan, kâinatı yaratan Sanatkârı da daima hatırda tutar, unutamaz, emrini dinler, yasağından kaçar. Bunun için cehalet düşmanına karşı sanat silahıyla silahlanmak ve bu ezelî düşmanı yok etmek zorundayız. Bugün İslam âleminin içinde bulunduğu cehalet bataklığından kurtuluşunun ilk ve tek can simidi, sanata sarılıp sahil-i selamete çıkmaktır.

         İkinci düşmanımız ‘zaruret’tir. Yani yoksulluk, fakirlik, tembellik, azimli olmamak, başkasından dilenmek, yardım istemek. Bu belki de şarklıların en büyük hastalıklarındandır. İklimin tesiri midir bilinmez, ama Ortadoğu’daki, Asya ve Afrika’daki Müslümanların bir kısmı gevşektir, çalışmaz, üretmeyi sevmez. İstirahat, keyif, yemek ve uyku en çok mübtela oldukları alışkanlıklar. Hâlbuki, can düşmanları gece gündüz çalışıyor. Bu hastalığımızı bildiği için olsa gerek İbrahim Hakkı Hazretleri bir şiirinde, “Az ye, az uyu, az iç!” ikazında bulunmuştur. ‘Zaruret’ zehrinin panzehiri ‘marifet’tir. Yani bilmek, öğrenmek, maharet ve iş sahibi olmaktır. Maişetini helal dairesinden kazanmaktır. Çalışıp kazanmak ama başka muhtaç Müslümanlara, hatta insanlara yardımcı olmaktır. Onların derdine deva bulmak; midelerine lokma, ağızlarına su vermektir.

         Ve geldik son düşmanımıza: ‘İhtilaf’. Müslüman toplulukları eriten, zayıflatan, takatten düşüren, başkasına muhtaç eden ve zillete düçâr eden illet. İhtilaf yani ayrılık, parçalanmak. Tarih boyunca Haçlılar da, Moğollar da ve diğer düşmanlarımız da önce Müslümanları parçalamaya, bölmeye, ufalatmaya ve sonra da yutup yok etmeye çalışmışlardır. Ruhlarını ecnebilere satmış bazı nâdânlar şunu diyebilir: “Haçlılar’dan çekinmeyin, onlar size dokunmazlar, zarar vermezler.” Peki bu alçak halet-i ruhiye içinde söylenmiş sözlere kanacak mıyız, yoksa tarihin gerçekliğine mi dönüp bakacağız? Elbette ikincisi muteber. Hastalığımız belli oldu, devası da âşikâr: ‘İttifak’. Yani birleşme, bir arada olma, güçlenme, iri ve diri olma hâli. İttifak doğruda, hakta ve iyilikte beraberliktir.

         Tarih boyunca görülmüştür ki Müslümanlar ittifak ettikleri zaman kopmaz bir halat gibi sağlam olmuş, aşılmaz güce dönüşmüşler ve ortaya sarsılmaz bir irade koymuşlardır. Cesaretleriyle düşmana korku salmışlar, dosta güven vermişlerdir. Celaleddin-i Harzemşahlar, Muhammed Alparslan’lar, Selahaddini Eyyubîler, Kılıçarslanlar, Ertuğrul Gaziler, Fatih Sultan Mehmedler, Yavuz Sultan Selimler, Kanuni Sultan Süleymanlar, İkinci Abdülhamid Hanlar bu ittifakı sağlayabildikleri için güçlenmiş ve siyasi dehalarıyla önlerindeki en yüksek engelleri rahatlıkla aşmışlardır. Anadolu’da kurulan irili ufaklı beylikler, Kayılar’ın etrafında kenetlenmeseydi, ulu sancağın gölgesinesığınmasalardı dünyada 624 yıl adaletle hüküm sürmüş olan Osmanlı Devleti kurulabilir miydi?

         ‘Cehalet’e karşı ‘Sanat’, ‘Zaruret’e karşı ‘Marifet’ ve ‘İhtilaf’a karşı ‘İttifak’ silahlarını kullanmanın vakti geldi geçiyor bile. Yeryüzündeki bütün mazlum insanların umudu olan Türkiye’de yaşayanlar, bu üç düşmana karşı iç cihadı yapmak ve zulümlerin önünde çelikten bir kalkan gibi durmak  zorunda!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
M. Nuri Bingöl 2017-09-30 22:04:37

Temas edilen mesele, problemlerimizin temeli. Böyle bir meseleye dikkat çektiği için Muh. Yazar'ı tebrik ediyorum.