27 Temmuz 2021

İnsanı nereye koysak yeridir

 

Ateşle barutun kucak kucağa olduğu, kızgın çöller diyarında dona kalmış ayazlarla imtihandayken insan.

Cömertliğin padişahına pusular kuran kurana, tabiatı hunharca taciz eden fosil beyinliler deminde zamanı ve kelamı hüzünler sarmışken... 

Kalbi çorak topraklar diyarına dönen insanın gönlünden serin serin ırmaklar akmasını beklemek ne garip.

Ruhun nasırlaşmış sarmalında kaleme ve kelama yer olmadığını görmek acının başka bir boyutu.

Devasa iştahına, dipsiz işkembesine, obur hırsına maruz kalan şu zamane bedbahtına kelimelerin sihrini işletebilir misiniz.

Asırlardır gönüllerimizi sonsuzluğun ışığıyla kamaştıran sözlere de bir sözüm var. 

Karanlıkları bir nefesle aydınlığa ulaştıran, milletleri tarih sahnesinde bir kelam ile galibiyet payesiyle müşerref kılan o söz, artık o sözler nerede. İnsan sözün yabancısı. İnsan süfli rütbelerin gayesinde ola beri, insan kendine de yabancı.

''Bilemem, insan nerenin yerlisidir.'' diyor İsmet Özel. İnsana dair tanı’ların anlam yitirdiği bir bilmeceyle karşı karşıyayız. İnsanı nereye koysakyeri  olur acaba. İnsanı nerede tutsan hakkıdır. İnsan sınırları zorlayalı beri tuhaflıklar kanserinin pençesinde. Değerler,bugünkü gibi değersizleşmiş miydi. İnsanın kendinden bile gizlemesi gerekenler, topluma açık mekanlarda kahkahalarla dillendirilmekte. Şu acaiplikler çağında, hikmetler yitiğindeyken gidişatazaplı meçhul.Herşeyin herkesle paylaşılması, herkesin herşeyini herkese aşikar edişi bir çeşit mahremiyet ihlalinden ziyade, bir çeşit ruh kanseridir zannımca. Zannımca ruhun azap faslı henüz dünya darında başlamış olmalı, olmalı ki artık herşeyin varlığı-hiçbirşeyin yokluğu denkleminde bocalama sahneleri insanı sadece tür olarak insan kılıyor. Hiçbir şartta genellemeler doğru olamaz; ancak külliyen gidişatımız elem verici boyutlarda.

Ateşle barutun kucak kucağa olduğu tatları aramak da neyin nesi. Artık ateşi ve barutu aynı külahta istiyor insan.

Kalbi çorak topraklar diyarına dönen insanı ne diriltebilir, iklimsizliğinbiçemsiz çoraklığında ne yapmalı.Varoluş alametlerinden sıyrılmış, sarhoşluk-ayyaşlık belirtilerine sürekli yeni alametler ekleyen insanın kalbine ne can verebilir…

 

Ruhun nasırlaşmasına bir açıklama getirmeliyiz. İzahata muhtaç ruhsal melekelerimizin fonksiyonsuz kalışına birkaç kelam kalmamış mıydı heybede.

İştahına mağlup olunan kaygıların rızık telaşını tanrıtanımaz bir betimlemeyle açıklayabilir miyiz.

‘‘Bu bana yakıştı mı, bunlar bana uydu mu’’ heyulası bir girdaptır. ‘Yarının bir sahibi olduğunu’ unutmak veyahut bunu içselleştirememek bir çeşit boğulmaktır. Her şeyi kendimizle özdeşleştirme egoizmi de boşluktur, adı: ‘nefis ve şeytan terbiyesi’ olan boşluk.

 

Karanlıkları aydınlığa kavuşturma gibi bir ihtiyacı kalmamış çağın, çağın çağdaşı olan insanın da doğal olarak. İnsan,maddi emellerine kavuşsa yetiyor, yetiyor insanın obur hayallerine.Obezite olmuş duygu dünyasıyla yönetiliyor dünya. Çağın obez egemenlerinin, hiçbir çağa yakışmayacak iğrenç karanlıklarından aydınlama beklemek bize de ceza olarak yeter.

İşte bu duraklarda beklemekle geçti ömür. İşte bu fasıllar bitirdi bizi. Kelimelere dökülmüyor aşkımıza dökülen gölgeyi tarif. Yâr da artık bir selama muhtaç değil, gönül de bir kelama hasret değil artık. Taze kefen kokusuna, musalla meşrebine ve teneşir tecrübesine yaklaşıyor zaman… Zamanın şu gevşek zeminine bir bakın hele…

 

 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement