02 Ağustos 2021

Ölüm kültürü, ölüm coğrafyası: Artıklaşmaya hayır!

 

Kendinden olmayana ve kendi gibi olmayana düşmanlığını nefret ideolojisi, dini ve kimliği olarak benimsemek, birçok insanın kolaylıkla mahkum olabildiği bir karanlıktır. Ormanlarımız yanıyor, toplu katliamlar yapılıyor, çatışma ve şiddet yüceltiliyor. Dünyayı bizim için yaşanılır kılan ormanlarımızda çıkan yangınları, kahrolarak izliyoruz. Evlerinde oturan kadınların ve erkeklerin, kirli ve karanlık kötülüklere ruhlarını satmış komşuları ve mahallelileri tarafından katliama uğramalarını görüyoruz. Van’da yaşanan sel felaketi karşısında telef olan hayvanları ve çaresizlik içinde kıvranan yoksul insanların yardım feryatlarını okuyoruz. Artık o tabiat cenneti şehirlerimizi ve beldelerimizi anmaya korkuyoruz. Ölüm ve yangın haberleri, hepimizi korkutuyor. Elias Cannetti’nin şu dizelerinin soğuk ve sarsıcı bir gerçekliğe dönüşmesiyle ürperiyoruz: “Artık hiç bir haritaya bakamıyorum/ Kentlerin adları yanık et kokuyor.” Yaşadığımız topraklar ölüm kültürünün hakim olduğu bir ölüm coğrafyasına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Ormanlarımız yakıldığında birtakım vakıflara ve kurumlara ağaç dikmeleri için küçük bağışlarda bulunarak tabiatı, ormanı ve eko sistemi koruma sorumluluğumuzu yerine getirdiğimizi sanıyoruz. Konya’da katliam yapan karanlık ve kirli katillere, vahşi, barbar ve ırkçı diyerek kendimizle onlar arasına mesafe koymak suretiyle insan hayatına saygı duyduğumuzu ifade ediyoruz. Rize ve Van gibi yerlerde yaşanan sel felaketleri karşısında üzülerek felaketi yaşayanlarla empati kurmaya çalışıyoruz. Bütün bu tutumlar, tabiatı ve insanı korumaya yetmemektedir. Tabiatı ve insanı yaşatmak için sahip olduğumuz asli çürümüşlüğümüzle ve yetersizliğimizle yüzleşmiyoruz. Tabiatı ve insanı korumak ve yaşatmak için sahici anlamda bir yaşam tarzımız ve politikamız bulunmamaktadır. İnsanı ve tabiatı koruyacak ve yaşatacak bir yaşam tarzını ve politikayı inşa etmek üzere her şeyi yeniden sorgulamalı ve kendimizi yenilemeliyiz. Mevcut yaşam tarzlarımızın, kalıplarımızın, önyargılarımızın, alışkanlıklarımızın, politikalarımızın ve çatışma alanlarımızın devam etmesi halinde ormanlarımız yanmaya, insanlarımız katliamlara maruz kalmaya devam edeceklerdir.

Ülkemiz her gün binlerce mültecinin geldiği bir ülke haline gelmiştir. Mülteci sorununu sahici anlamda konuşmak yerine “al eve iki tane besle” şeklinde bir anlayış topluma hakim olmaktadır. Katliama uğrayan evin dışında toplananlar, mahallelerinde Kürtleri barındırmayacakları şeklinde sloganlar atmaktadırlar. Yaşar Kemal, bu katiller güruhunun insanlık adına her şeyi kaybedişlerini şöyle ifade etmektedir: "Ne hatır biliyorsunuz, ne gönül! Ne insanlık biliyorsunuz, ne kardeşlik!" Ormanların yaşamımızı sağlayan canlılar dünyası olduğunu gerçeğini ihmal edip buraları keyfimizce kullandığımız, ateşler yaktığımız ve sömürdüğümüz nesneler olarak görüyoruz. Mülteciler, Kürtler, ağaçlar, kuşlar ve ağaçlar nesne değildirler. Bütün canlıların bir onura sahip olduğunu ve yaşama hakkının her canlının en önemli hakkı olduğunu unutuyoruz. Hiç kimse bir diğerini nesneleştirme, değersizleştirme ve ötekileştirme hakkına sahip değildir. Bütün canlılar, kuşlar, ağaçlar, mülteciler, Kürtler, Aleviler, kadınlar, çocuklar, kısacası hepimiz özgürlük sahibi çok özel özneleriz. Özneler olarak bizler ve diğer canlılar, birlikte yaşama, birbirini yaşatma ve beraber var olma sorumluluğu içinde yaşamak zorundayız. İnsanı, canlıları, ormanları, suları, ağaçları ve kuşları özne olarak görmediğimiz takdirde kendimizi bir ölüm kültürünün hakim olduğu bir ölüm coğrafyasında bulacağımızı hiçbir şekilde unutmamalıyız.

Dünyamız bir artık değildir. Ülkemiz artıklarla, atıklarla ve pisliklerle dolu bir yer değildir. Kadınları, kimlikleri, inançları, mültecileri, tabiatı, ormanları ötekileştirerek artık ve pislik haline getirmek, doğal ve insani yaşam alanlarımızda söndüremediğimiz yangınlara yol açmaktadır. İnsanı ve tabiatı artıklaştıran; her türlü nefretten, ayırımcılıktan ve ırkçılıktan arınmalıyız. Artıklaştırma, atıklaştırma ve ötekileştirme hayatımızı karartmakta ve yakmaktadır. Dünya, tabiat ve insan, artık, atık ve pislik değildir. Nefret, düşmanlık, fanatizm, ırkçılık ve vandalizm gibi artıklaştırmanın bütün yollarına karşı insani anlamda mücadele etmeliyiz. Düşmanımız insan değil, insanı ve tabiatı artık hale getiren her türlü ideoloji, inanç, yaşam tarzı, güç ve yapıdır. Dünyaya, insana ve tabiata artık muamelesi yapmaktan acilen vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde hepimiz, artık ve atık olarak yok olacağız.

 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement