27 Temmuz 2021

Sinema dizi derken

Kimi zaman seyretmekten yaşayamadık.

 

Salgın döneminde malum çalışmalar da dahil evde olunca, çoğumuz tam bir sinema tahakkümü altında yaşadık. Şahsen ben, neredeyse bazen günde üç-dört film izliyordum. Hikâyeden hikayeye, kaderden kurguya atlayan biz zihnin aptallaşmasını yaşıyordum.

Bu daha önceleri, sinemaya -kitap okumayı engelliyor- diye kem bakmak gibi kişisel bir sevabımdan tövbekar olmam anlamına gelen bir çabaydı. “Evde hayat var.” sözünün, “Evde sinema var.” anlamına geldiği günler çok oldu. O çok sevdiğim sokaklara sinema üzerinden çıkmaktaydım.

Serbestlik başladığında elbette sahilde, dağda bayırda soluk aldık, alıyoruz. Film seyrini de iyice seyreltmiş olmalıyız.

Sinema ve dizi sektörünün birbirlerine karşı sert eleştirileri malum. Kimi sinemacılar veya sinema seyirci kitleleri dizi, özellikle de yerli dizi seyretmeyi küçük düşürücü bulur. Bunu yapanı statüko olarak gözden çıkarırlar. Kimileri de bir sektörden aldığını diğerinde batırmak için meşru görür. Tıpkı reklam filmcisi yönetmenler veya yapımcılar gibi…

Yine şahsen ben, bu defa da bir diziye tutuklandım. Seyr esnasında bir sonraki bölümü yazıyor ve elimden geldiğince diğer izleyeni rahatsız ediyorum. Tahmin edilmeyen ilerlemeler pek nadir oluyor. Olduğunda çok etkileniyorum. Fakat daha çok sinemada oluyor böyle sürprizler.

Sonunda kafamdaki hayali senaryo ekibimin rumuzuna Tezcan kelimesini yakıştırdım. Olayları perçeminden yakalıyor ve acilen adaleti sağlıyor. Mümkün olsa hemen üçüncü, beşinci bölümde ekrandaki yeryüzünde asayiş berkemal olmuş, adalet tesis edilmiş oluyor. Fakat tabi sektör çöküyor. Hikayeyi uzattıkça uzatan, bölümleri sonsuza doğru ilerleyen, olayların zincirini kıramadığı için iyice tutuklanmış ve aptallaştırılmış seyirci kitlesini olay yerinde saatlerce diken, kitleye kendi hayatını unutturacak derecede başka hayatları büyük, sükseli dürbünden veya büyük anahtar deliğinden dikizlettiren  sektör çöküyor hayalimde…

Derken bir overlokçu geliyor semte. Sette sağlanan sessizliği sağlayamıyoruz seyr esnasında. Müezzinler kadar overlokçular da müdahil ses masasına. Film “kenarları” beş dakikada kesilir ve overlok yapılır oluyor.

Nadiren de olsa sinema etkisini yakalayabilmiş dizilerin -hele de tutunduysa- gereksiz bir şekilde uzatıldığı kanaatindeyim. Olayları hemen bağlayıp bitirmek istediğime bakılırsa

sinema akıllı bir dizi senaryocusuyum. İnsan ömrü kısaysa bu da kısa olmalı diyorum. Kısa filmi kast etmiyorum. Kısa keselim hayat havası olsun diyorum. Ekrana gereğinden fazla tutukluluk yaşamı göz göre göre öldürmektir diyorum. Vizyon esnasında seyretme alışkanlığı yoksa bile arkası yarın veya haftaya değil arkası bugün, hatta arkası dün bile olabilir dizilerin…

Dizilerin sonunu beklemek çok yorucu. Sonuna ulaşıldığında bir sonraki bölümün başlangıcı çok kritik. Bayat filmle çekilmiş sürpriz fotoğrafın heyecanıyla bekler gibi, hem güzel hem zor. Gereksiz erime. Kalp kasımızı hedef alıyor dizilerdeki adaletin, yüzleşmenin gecikmesi. Türlü çeşitli, başka meşgalelerle bölünüp dağıldığı ve kaybolduğu için, hayatımızın içinde sabretmek dizilerdekine sabretmeye nazaran daha kolay. Fakat bir dizide, her şeyi bırakmış ekrana odaklanmışken ekranın elleri kolları gerçeği hakikati her şeyi bağlaması, bir hayal akımında bizi çaresizlik işkencesine vermesi dayanılır gibi değil. Hayaldeki sokağa yürüttüğüm öfkem gerçek hayattaki adaletsizliklere gelince neden bu denli öfkeli, cesur olmuyor? Kendimle oturup bir konuşmalıyız bunu.

Siz de kendinizle oturup konuşmalısınız.

Bu arada acaba hangi diziden bahsediyor dediğinizi duyar gibiyim.

En başında dedim ya:

Kimi zaman seyretmekten yaşayamadık.

Kendi yaşamımızı seyredemiyoruz, ondan mı bu seyretmeye olan açlığımız?

 

 
Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement