Yazı ve Kalem

Mehmet Nuri Yardım 09.10.2016


Yazı yazmak kanaatimce Cenab-ı Allah'ın biz kullarına verdiği en büyük nimetlerden biridir. Şüphesiz öncelikle bir kabiliyettir. Güzel konuşabilmek, iyi resim yapabilmek, hoş eserler besteleyebilmek ve mimarî bir eseri inşa edebilmek gibi. Ancak insanoğluna verilen bu yetenek, bazen kişinin yakınları tarafından keşfedilir bazen de bizzat kendisi tarafından da fark edilebilir. Hayalimi geçmişe doğru uzattığımda bir çok üşengeç mizacın, zamanla nasıl kaleme sarıldıklarını ve teşvik gördüklerinde nasıl harıl harıl yazı yazdıklarını hatırlıyorum. Demek ki, tembelliği üstünden atan ve hakikaten yazma eylemini ciddiye alıp kolları sıvayan kişi, başarabilir, çok güzel metinlere imza atabilir.

Kabul etmeliyiz ki, biz kitabî değil, hitabî bir toplumuz. Yazmaktan ziyade konuşmayı, kaleme almaktan çok hitap etmeyi severiz. Amenna! Bu doğru. İsim vermeyeceğim ama öyle kültür tarihçileri tanıyorum ki hakikaten bir allame. İstanbul'u âdeta avucunun içi gibi biliyor. Semtlerdeki eski camileri kim yapmış, kime yaptırmış haberdardır. Hangi çeşmeyi hangi hayırsever sultan veya padişah inşa ettirmiş, ayrıntılı olarak size anlatır. Sebillerden, medreselerden, dergâhlardan, tekkelerden, mescitlerden, köprülerden, kervansaraylardan, sadaka taşlarından, namazgâhlardan, mekteplerden haberlidir. Bunları tatlı dille size anlatır, eserin tarihçesinden bahseder. “Hocam, lütfen bunları kaleme alın, yazıya geçirin, kitap olarak yayımlansın, gelecek nesiler de istifade etsin. Bu bilgiler kaybolup gitmesin.” dediğinizde ise, o ana kadar güleç yüzlü olan kişi, birden yüzünü asar. Çok zor bir şey istemişsiniz gibi hafiften size darılır bile. Bu hâl, naz makamıdır. Ama fazla naz âşık usandırır.

Hâlbuki bilir ve hep söyleriz ki, “Söz uçar, yazı kalır.” Bu hakkaniyetli bir atalar sözüdür ve hakikat payı taşır. Rahmetle anmamız gereken kültür ve sanat adamlarından Süheyl Ünver, bugün millî mirasımıza yaklaşık 1500 defter bırakmıştır. O kadar çok çalışmıştır ki, eserlerinin sayısı tam olarak bilinmiyor. Gezip gördüğü, dolaşıp durduğu yerleri mutlaka kayda geçmiştir. Tarihî eserleri ya çizmiştir, ya fotoğrafını çekmiştir veya birkaç satırla da olsa kaydını almıştır. Koca bir imparatorluktan arta kalanları tespit etmiştir, kendi çapında envanterini çıkarmıştır. Bugün bu eserlerden Konya Defterleri, Bursa Defterleri, Edirne Defterleri ve Orta Anadolu Defterleri gibi kıymettar eserler günışığına çıkmıştır. Rahmetli Süheyl Ünver'i evinde ziyarette bulunmuş ve bu âbide şahsiyetle bir miktar sohbet etme şansını elde etmiştim. Bir yazımda belirttiğim gibi Süheyl Ünver hakikaten bir ‘enstitü' gibi çalışmıştı. Ahmet Hamdi Tanpınar vefat etmeden üç gün önce Beyazıt'ta kendisine rastladığında, “Süheyl, İstanbul sana emanet!” demiştir. Osmanlı'nın payitahtı, müjdeli şehir, dünyanın kültür merkezi nazenin İstanbul, idealist bir şahsa emanet ediliyor. Bu ne büyük lütuf!

Rahmetli Süheyl Hoca da çevresinde olan talebelere, dinleyicilere sohbetleri kaydettirir ve bilgilerin muhafaza edilmesi gerektiğini hatırlatırdı. Şimdi edebiyat, sanat ve kültür sohbetlerinde not tutma geleneğinin zayıfladığını görüyor ve gençlere bunu hatırlatıyorum. “Katıldığınız sohbet toplantılarında mutlaka yanınızda kalem ve kâğıt, mümkünse küçük bir defter bulundurun. Hatiplerin bahsettiği şahsiyetlerin ve eserlerinin isimlerini kaydedin. İlginizi çeken hâtıraları yazın. Bunlar size ilerde çok lâzım olacak. Belki de bu tuttuğunuz küçük notlardan uzun ve önemli yazılar kaleme alacaksınız.” Bazı gençler, bu öğütleri dinleyip not tutmaya başlıyor, için için seviniyorum.

Türkiye'de okuma ve yazma oranında ciddi bir artış var. Bunu sık sık söylüyorum. Çünkü bu konuda araştırma yapmadan ezbere konuşan bazı kişiler, ülkemizin dünyada en az kitap okunan ülkeler arasında olduğu yanlışını hâlâ tekrarlıyorlar. Hâlbuki o istatistikler, 30 sene öncesine ait. Türkiye, şimdi dünyada en çok kitap okunan 11. ülkedir. Neredeyse 81 vilayetimizin hepsinde, hatta bazı ilçelerde kitap fuarları düzenleniyor. Artık yurtdışı fuarlarda aranan stantlardan biri de Türkiye. Ve yayıncılarımız, telif sözleşmeleri imzalıyor. Türkiye'de yayımlanan kitaplarımız, dünyanın farklı dillerine tercüme ediliyor.

Tabii okuma oranındaki bu artış yazı yazmayı da beraberinde getirmiştir. İnternetin yaygınlaşmasıyla gençlerimizde giderek artan yazma hevesi ve alışkanlığı dikkat çekiyor. Doğrusu, çoğu bu işin nasıl yapılması gerektiğini bilmiyor. Hemen kitap çıkarma derdine düşüyorlar, yanlış. Kitap en sonraki iştir. Önce yazılan denemeler, hikâyeler, şiirler ve kaleme alınan makaleler, araştırma yazıları edebiyat dergilerine, gazetelere veya internet sitelerine gönderilmeli. Bunlar yayımlandıkça amatör yazarlarımızdaki tutku artacak, kendilerine olan güvenleri çoğalacaktır. Yüzlerce yazı yayımlandıktan sonra kitap düşüncesi oluşabilir. Yoksa bu aşamalardan geçmeden kitap sevdasına düşmek, çıraklık ve kalfalık yapmadan ustalığa soyunmak demek olur ki, bu doğru değildir. İlk, orta ve lise okulları okunmadan üniversiteye başlanır mı? Yazmak sabırdır önce. Bir yüce ideal taşımaktır. Heyecan duymaktır. Sevgiyle hazırlık yapmak, evvelâ hayal kurmak, sonra düşü hakikate dönüştürmektir. Yazmak dertlenmedir, sızıdır. Yürekteki köz, gönüldeki öz ve dildeki sözdür. Kısmetse bugün Birlik Vakfı'nda “Yazı ve Editörlük Kursu”muz başlayacak. Allah bütün taliplilere hayırlı, iyi, faydalı ve güzel metinler yazmayı nasip etsin. Elbette hem bize hem de bütün kalem erbabına! Kutlu kalem adına, “Haydi Bismillah!”

 


Etiketler: