Dolar ve Euro tarihimizin en yüksek değerlerine ulaşırken, Türk Lirası en düşük düzeyde. Daha ne kadar düşeceği de meçhul. Paramızın değeri düşerken beraberinde düşürdüğü bir diğer şey “alım gücümüz” oluyor. Orta gelir düzeyinde bir ailenin alım gücü neredeyse yarı yarıya düşmüş görünüyor. Temel gıda maddelerinin bazılarında artış oranı yüzde 100’ü buldu. Aylık alışverişlerini tek seferde yapan aileler fiyatlardaki aşırı yükselişleri daha net görebiliyor.

Özellikle enerji ve sanayide dışa bağımlılığımız arttıkça dövizdeki yükselişlerin alt ve orta gelirli toplumu yani halkın ekseriyetini vurması kaçınılmaz. Ekmeği, yağı, sütü, peyniri, soğanı, patatesi kendi toprağımızda yetiştiriyoruz, “Dolarla Euroyla ne alakası var?” diyemiyoruz. Marketten aldığın salçanın, pazardan aldığın pırasanın nakliyesini yapan kamyon mazotla çalışıyor, bunları saklayan soğuk hava depoları elektrikle çalışıyor. Petrolü de elektriği de dışardan dövizle alıyoruz. Bunları çoğunluk biliyor zaten, bilmeyenleri de bir kez daha bilgilendirelim.

Döviz artışına bağlı olarak fiyatların genelinde bir atış oluyor, anladık da fakat anlamadığımız fiyatlardaki artış dövizdeki artıştan neden daha fazla oluyor? Son 12 ay içerisinde ABD Dolarındaki artış yaklaşık yüzde 10 civarında. Ama tereyağındaki artış yüzde 100, peynirde, tavukta, sebze-meyvedeki artışların hepsi de yüzde 10’un çok üzerinde. Demek ki fiyat artışlarının tamamı döviz artışından kaynaklanmıyor. Uzmanlara sorduğumuzda her biri sektörel zorluklardan dem vurarak pek çok sebep sıralayacaktır. Ama hiç birisi ortamın dengesizliğini fırsat bilerek ahlaksızca yapılan fiyat artışlarından bahsetmeyecektir.

Dar gelirli çoğunluk bir taraftan dışa bağımlılığın kurbanı olurken, diğer taraftan ahlaksız vurgunların ilk hedefi haline geliyor. Tabii bu durumun doğal sonuçları zaman içerisinde kendisini gösteriyor. Toplumun omurgası mesabesinde olan orta sınıf günden güne erozyona uğruyor. Hem ekonomik olarak hem de ahlaken eriyor. Küçük ve orta ölçeğin ayakta kalması her geçen gün daha da zorlaşırken dayanışma kültürünün yeni piyasa etiğinde yer bulamaması daha önce çok katmanlı olan toplumu zengin ve fakir şeklinde iki cepheye indirgiyor.

Ülkemizin en hakiki iki meselesi “fakirlik” ve “işsizlik”tir. Açlık sınırı tabir edilen dört kişilik bir ailenin eğitim, sağlık vs. giderleri hariç yalnızca beslenebilmesi için gereken gıda masrafı bin 663TL’dir. Yoksulluk sınırı tabir edilen insan onuruna uygun yaşayabilmesi için gereken asgari gelir ise 5 bin 416TL dir. Ülkemizde, 15 milyona yakın çalışanın yüzde 40’ı asgari ücretli. Yani aylık bin 603TL alıyor.

Yoksulluğun insani değerleri nasıl aşındırdığını Sovyet Bloku’nun çökmesiyle ekonomik krize giren komşu ülke insanlarından biliyoruz. Yoksulluğun insan zihnini dumura uğratan etkisini İmam-ı Azam Ebu Hanife şöyle anlatır: “Evinde yiyeceği olmayan kimse ile istişarede bulunma. Çünkü onun fikri dağınık, kalbi meşguldür, kararı isabetli olmaz". Üstelik zengin ve yoksul arasındaki makas açılıyor ise tehlike çanları ülkemizdeki herkes için çalmaya başlamış demektir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.