İlginç bir ülke Türkiye. Kralın çıplak olduğunu kralın kendisi söylüyor. Ya da öyle bir noktaya geliyor ki kendisini, söylemek zorunda hissediyor. MEB Müsteşarı Yusuf Tekin’in ÖNDER tarafından düzenlenen 14. İmam Hatipliler Kurultayı’nda yaptığı açıklamayı bu minvalde değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kurultaydakilerle birlikte tüm STK’larımızca kemal-i ciddiyetle ele alması gereken ifadeler, anlamlı bir yerde zamanda söylendi. Diyor ki Sayın Müsteşar; “Türkiye’de eğitim sistemi Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren hiç değişmemiştir. Bunu çok iddialı olarak söylüyorum. Sadece eğitimde bu ana felsefeye ulaşmak için kullanılan araçlar üzerinde minimal değişiklikler yapılmış. Asıl ulaşılmak istenen sonuca sistemi götürecek yolda ufak tefek değişiklikler yapılmıştır ve bu değişikliklerin hiçbiri eğitim sistemi değişikliği değildir. Eğitim sistemi değişikliği olarak algılanamaz. Bugünlerde gene tartışıyoruz. ‘Eğitim sistemi bir daha değişiyor’ Ne değişecek, ben anlamıyorum… Burada yapacağınız bir değişiklik, eğitim sisteminde bir değişiklik anlamına asla gelmez. TEOG teknik bir konu, basit bir konu.” Kamuoyu daha çok Müsteşarın TEOG benzeri konulara yoğunlaşıyor lakin bu tespitte dikkat edilmesi gereken iki husus çok önemli: Birincisi Cumhuriyetin başından itibaren eğitim sisteminin hiç değişmemiş olması. İkincisi değişikliklerin ve tartışılanların teknik-basit konular olması. Dikkat edin bu tespitleri yapan MEB Müsteşarı! Ben MEB Müsteşarını yürekten kutluyorum. Yaptığı tespite tüm samimiyetimle katılıyorum. Yapılan açıklamayı bir itiraf, bir itham ve bir çağrı olarak görüyorum. Peki, neyin itirafı var, itam edilen kim ve neye çağrı?

Buna geçmeden Müsteşarın tespitini alıp bir medrese-okul dikotomisine yerleştiren okumaya iki çift laf söylemek durumundayım. Abbas Güçlü’nün yazısında somutlaşan bu okuma; maalesef meseleyi modernleşme hikâyemizdeki aksa yerleştirip kimi çevrelerin şuuraltını mıncıklayan niteliğiyle sınıfsal dolayısıyla ideolojik-politik bir reflekse dayanıyor. İdeolojik olmasının yanı sıra stratejiktir aynı zamanda. Müsteşarın tespitinden ‘medreseye dönüş’ yerine verili sistemi yapısal olarak algılayacak okumalara davetiyeyi çıkarmak daha sağlıklı ve makul olurdu. Açıklamadan yapılan bu çıkarım, tespiti ve tespitin olası açılımlarını daha baştan meşruiyetsiz kılmaya hatta gölgelemeye matuf yapısıyla hesabidir, ideolojik ve de stratejiktir. Bize eğitimin ana felsefesinin yerli yerinde kalması gerektiğini belirterek yapageldiğimiz gibi teknik bir lokasyonda meseleyi evirip-çevirmemizi istiyor. Bu ideolojik hamle maalesef başından itibaren Türkiye’ye kurulmuş bir tuzaktır. Açıklamaya karşı bu çıkışı gösterenler meselenin Kemalizm ile mukayyet olduğu yanılsamasını yaşıyorlar. Oysa eğitim faslı Kemalizm boyutu olmakla birlikte özü itibariyle modern niteliği itibariyle problemlidir. Konuşulması, tartışılması gereken husus budur. Bunu görmeyip okul-medrese şeklindeki arkaik bir düzleme meseleyi kaydırmak ne dediğini bilmemek olmadığına göre taammüden çarpıtmaktır. Mevcut sistemin paradigmasıyla, felsefesiyle, amaç ve öncelikleriyle devam etmesini söylemektir. Hâlbuki eğitim bahsindeki kriz ve tartışma teknik ve tali mevzulardan değil sistemin ideolojik-politik doğasından, yaşanan sosyal, ekonomik ve toplumsal dönüşümden kaynaklanmaktadır.

Gelelim Müsteşarın açıklamasındaki itiraf, itham ve çağrıya.

İtiraf şu: Alanın en yetkili şahsı diyor ki; Arkadaşlar! Zannettiğinizden daha büyük, geniş ve önemli bir konudan bahsediyoruz. Öyle tartıştığınız gibi mesele teknik mevzulardan ibaret değil. Sadece toplum değil Hükümet ve MEB olarak biz de mevzuya ilişkin ‘efradını cami ağyarını mani’ bir kavrayıştan yoksunuz. Bu yüzden Cumhuriyet’in başından beri yapılageldiği gibi teknik ve basit alanda düzenlemeler yapıyoruz, ana felsefeye ulaşmak için kullanılan araçlar üzerinde minimal düzenlemeler yapıyoruz.

Peki, itham edilen kim? Muhatap toplum ama ben özellikle Hükümetin tabanını oluşturan STK’lar olduğunu düşünüyorum. Çünkü buralarda konuşulan, tartışılan, olgunlaşan talep ve beklentilerle yol alıyor siyaset, bunlardan besleniyor. Nitekim kamuoyunca tartışılan başörtüsü, katsayı, andımız vs. gibi başlıklarda düzenlemeler yapıldı. Şimdi teknik lokasyonda dönüp duruluyor çünkü ne yapılacağı bilinmiyor. Bilinmiyor çünkü agorada alana ilişkin yürütülen bir tartışma mevzubahis değil. Siyaset çözmek için baskılandığı, motive edildiği bir taleple karşı karşıya değil. Bu açıdan ithama muhatap olanlar, MEB’in mahreminde sihirli bir formül olduğunu veya MEB’in bir şekilde bunu bürokratik bir atılımla üreteceğini düşünen veya davrananlardır. İthamın muhatabı elindekini muhafaza edip çözüm için siyaseti-bürokrasiyi vekil tayin edenlerdir. Maalesef AK Parti döneminde sorumluluk kaçkınlığını sofistike bir siyasal konumlanış olarak gören garabet neşvünema buldu. Oysa ÖNDER kurultayında yapılan tespitin Müsteşardan ziyade ÖNDER’den gelmesi gerekiyordu. Hatırlanacağı üzere benzer bir çağrıyı Cumhurbaşkanı Ensar Vakfı Genel Kurulu’nda yapmıştı: “Siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. …Medyadan sinemaya, bilim teknolojiden hukuka kadar pek çok alanda hala en etkin yerlerde ülkesine ve milletine yabancı zihniyetteki kişilerin, ekiplerin, hiziplerin bulunduğunu biliyorum. Açıkça söylemek gerekirse bu durumdan da büyük üzüntü duyuyorum.” Yine Cumhurbaşkanı Kültür Şurası’nda haziruna yalvararak proje talep etmiş ve gelecek projeye destek sözü vermişti. Farklı kişiler ama aynı itiraf, aynı itham, aynı çağrı. Toplum yardıma çağrılıyor, STK’lar, Akademi sorumluluğa davet ediliyor, işinin başına çağrılıyor.

İtiraf ve itham çağrının neye yapıldığını açık etti zaten. Herkes görevinin başına çağrılıyor, sorumluluğunu üstlenmeye davet ediliyor. Eldekini tutmanın değil yeni güne yeni şeyler söylemenin gerekliliği hatırlatılıyor. Eldekinin sadra şifa olmadığı, olamayacağı söyleniyor. Yapılacak olanın ne olması ve nasıl olması noktasında insiyatif alması gerekenin bürokrasi değil toplum olması gerektiği belirtiliyor. Bir taraftan da siyaset-bürokrasi kendisini besleyecek-yönlendirecek görev ve sorumluluklara hazır olduğunu taahhüt ediyor.

Türkiye’de eğitim mevzusunda iki işlevsiz konumlanış hâkim. Birincisi, mevcudun muhafızlığında ihtisaslaşmış. Bir açılımı, tartışmayı, değişimi daha baştan atıl bırakacak dile ve hamlelere sahip. Örneğin müfredat, evrim tartışmasında yaşadığımız gibi kıyamet koparıldı. Ancak koparılan kıyamet değiştirilen bir hususu dile getirmek için değil, dikkat edin lütfen, olası bir değişikliği daha düşüncedeyken boğmak içindi. Maalesef MEB, TTK, Hükümet yanı sıra STK’lar bu hamlenin tuzağına düştüler ve sistemin değişmediğini anlatmaya çabaladılar. Zira sizi müfredatı değiştirdi, evrimi çıkarttı diye suçlayanlar tam da savunmaya geçip o şekilde konuşmanızı ve bu düşüncenizi en azından bir kaç yıl daha dillendirmekten alıkoymak için yapmışlardı. Değiştirdiğiniz şeyleri eleştirmek için değil olası değiştirme düşüncenize saldırdılar ve bunda da gayet başarılı oldular.

İkincisi kimi sembolik kazanımları abartarak mücadele ettiğini sanan konumlanış. Mücadelesi püskürtüldüğü kısır koşullardan çıkma, maruz kaldığı dışlanmayı aşma olan muhafazakar kesimdeki bu konumlanış maalesef sancılı bir hafızanın kıskacında. Savunmacı, eldeki kazanımı abartan, olmuş, olan ve olması muhtemel yegane seçenek olarak gören bir yaklaşım. Örneğin sistemdeki imam-hatip okullarının artması din eğitimi alanının yeterli bir çözüm olarak rahatlıkla içselleştirebiliyor. Bu bir zihinsel tutukluk halidir. Eğitimi, Müsteşarın ifadesiyle ‘teknik ve basit’ bir lokasyonda gören bu yaklaşımın kendine gelmesinde zaruret var. Nitekim Müsteşarın çağrısı da bu. Normalde böyle bir çağrının başka bir yerden gelmesi gerektiğini belirtmiştim. Lakin önce Cumhurbaşkanının şimdi MEB Müsteşarının çağrısı gösteriyor ki bizim normali yakalamamız biraz zaman alacak.


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.