Queen Elizabeth'in seçim kazanmak gibi bir derdi yoktur.

O ölünceye kadar üzerinde güneşin batmadığı imparatorluğun kraliçesi olarak kalacak. Öldüğü zaman yerine müsaitse oğlu Prince of Wales Charles geçecek.

Seçilmek gibi bir derdi olmamak bir yönetici için oldukça rahat bir durum olsa gerek. Oysa İngiltere'de seçilme kaygısı taşıyan bir başbakan ve parlamento var ve icraatın başı.

Kraliçe bir sembol. Bu sembolün önemi ayrı bir yazının konusu elbet...

Türkiye’de ise seçilmek zorunda olan bir cumhurbaşkanlığı var ve seçimler 2019’da. Referandum sonuçları bize yüzde 51 almanın hiç bir aday için kolay olmadığını gösterdi.

Mesela Kürt düşmanı bir Türkçü iseniz, yada Türk düşmanı bir Kürtçü iseniz, Sünni ya da Alevi alerjiniz varsa, siyasal İslamcılara düşmansanız cumhurbaşkanı olma şansınız koca bir sıfır. Kemal Kılıçdaroğlu, Devlet Bahçeli, Selahattin Demirtaş, Doğu Perinçek, Meral Akşener seçimi kazanamayacaklar yani.

Türkiye'de içinde Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Gürcü, Laz, Ermeni ve Rumların olduğu İslamcılar yüzde 30’luk bir potansiyele sahipler. İçinde Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Gürcü, Laz, Ermeni ve Rumların olduğu Liberaller yüzde 35’lik bir potansiyele sahipler. Avrupa yada Kuzey Amerika tarzı mutlak bir  Liberalizm değil bu elbet. Fakat mensupları kendilerini dini ya da etnik kökenlere uzak hissetmeseler de bunların her türlü aşırılığına karşılar. Türkler fakat Türkçü değiller, Kürtler fakat Kürtçü değiller. Dindarlarlıklarını ya da ateistliklerini kendileri için mutlak kimlikler olarak sunan insanlar değiller. Dibine kadar ateisttir fakat başörtüsü, namaz, oruç onu hiç rahatsız etmez, bilakis hoşuna gider. Dindardır fakat seküler bir tarzı kolayca içselleştirir. Serbest piyasadan ve kalkınmadan yana olup ülkenin “kişi başına düşen geliri” ile epey ilgilidirler.

İttihatçı Kemalist faşistler yüzde 20, Türkçü faşistler yüzde 10, Kürtçü faşistler yüzde 5’lik bir potansiyel ile Türkiye siyasetinde boy gösteriyor. Bu tabloda sağ ve sol gibi 60’lı yıllarda kalmış “fake” kavramlar yok. Milliyetçilik gibi ısrarla asıl anlamının dışında kullanılan bir kavram da yok.

Kağıt üzerinde asla bir araya gelmez denen Türkçü ve Kürtçü faşistlerin şartlar oluştuğu anda birliktelik kurabildiğini 7 Haziran seçimlerinde gördük. Devletin bekası için(!) sevgili ülkücülerimiz HDP’ye oy verdiler mesela.

Yüzde 65’lik özgürlükçü potansiyel yüzde 35’lik faşizan potansiyele karşı seçim meydanlarında boy gösterecek. Özgürlükçülerin adayı elbette Tayyip Erdoğan. Faşistlerin adayı henüz belli değil. arayışlar devam ediyor. Ben Meral Akşener’in olacağını tahmin ediyorum. Hazırlıklar bu yönde.

Bu yarışın galibi bence Tayyip Erdoğan olacak.

Fakat....

Son dönemde özelikle Kürdistan’daki referandumu bahane ederek su yüzüne çıkan AK Parti içindeki İttihatçı damar bu durumu sabote edebilir mi?

Açık konuşmak gerekirse Gladyo’nun intihar saldırıları, darbe girişimi AK Parti içinde İttihatçı bir refleksin oluşmasını sağladı. Orantısız saldırılar karşısında ben de hükümet olsam bazı iş birliklerine gitmek zorunda kalırdım herhalde…

Denize düşen yılana sarılır olmasın da, bu işbirlikler siyaseten anlaşılabilir durumlar. Özellikle sahip olduğu güç anlamında biz Kürtler için dönemsel işbirlikleri “anlaşılabilir dairesi” içinde kalacaktır.

Fakat Tayyip Erdoğan bunun dönemsel bir işbirliği olduğuna özellikle Kürtleri ikna etmek zorunda.

Yüzde 65’lik potansiyele hitap etmek bence en akıllıcası. Bu şu anlama geliyor; özgürlükçü, farklılıkları kabul eden, gereken değeri veren, barış dilini kullanan, serbest ekonomiden yana, Gladyo’yu, küresel çeteyi asla gözardı etmeyen fakat dünyaya açık, diğer ülkelerle uyumlu hareket etme çabası taşıyan aday seçimin  galibi olacak.

İttihatçı damarın Kemalist ve Türkçü faşistlerden oy almak adına söylemleri o yöne kaymasını sağlayabilmesi siyaseten intihar anlamına gelir. Söylemler ne olursa olsun faşizan kesimden oy alabilmek mümkün değil fakat Liberallerden, İslamcılardan ve özellikle Kürtlerden büyük kayıplar yaşanabilir. Yüzde 1’in bile çok önemli olduğu seçimde Yüzde 65’lik potansiyeli bir tarafa bırakıp diğer kesime yönelmek telafisi olmayan sonuçlar doğurur.

****

Benim oyum Altan Tan’a

Altan Tan, Türkmenmiş...

Daha doğrusu annesi Türkmen, babası Kürtmüş. Damadı da Türkmüş sayın Tan'ın...

Kürt siyasal hareketleri içinde önde gelen isimlerin birden “benim annem de Türk” demesi bana ilginç gelmiştir hep...

Mecliste annesinin Türkmen olduğunu açıkladığı konuşmasında Ortadoğu Ekonomi Birliğinden yana olduğunu da söyledi Altan Tan.

“Ortadoğu’da Avrupa Birliği gibi bir entegrasyon kurulsun. Ben hayatımı bu fikre adadım, bugün de aynı fikirdeyim.”

Fiilen bağımsız milletvekili Altan Tan’ı mecliste göğsünü gere gere bu fikri ifade ettiği için tebrik ediyorum. Ben de, içinde Türkiye’nin, İran’ın, Irak’ın, Suriye’nin ve bayrağı, meclisi, kurumları ile Kürdistan’ın olduğu Ortadoğu Ekonomi Birliğinden yanayım.

Sayın Altan Tan, seçim otobüslerinde feveran içinde Kürt çocuklarını sivil hükümete karşı kışkırtıp hendeklerde ölmesine sebeb olan konuşmalar yerine, aynı heyecanla seçim otobüslerinde bu fikirlerini savunsaydı keşke...

Geç kalmış değil. Bu fikirleri savunduğu, şiddete prim vermeyen bir siyaseti benimsediği bir Kürt partisi kursun, benim oyum Altan Tan'a.

Kıymetimi bilsin, benim gibi seçmen az bulunur...

****

Türkiye-ABD ilişkileri

Türkiye olmak, zor zanaat.

Hele özgürlükçü söylemlerle hükümet kurup yüzyılın sorunlarını kucağında bulup ne yapacağını bilememek çok daha zor.

Türkiye NATO üyesi. ABD’nin bir eyaleti muamelesi yaptığı bir ülke. Daha da kötüsü Gladyo’nun çemberinde bir ülke. Böyle bir ülkede siyasi bir partisiniz ve nice zorluklardan sonra hükümet olmuşsunuz ve en büyük müttefikiniz geçmiş alışkanlıkları üzre size karşı ekonomik, siyasi ve en sonunda fiili darbe tertip ediyor.

Kesin mi?

Aksini iddia eden yok. Hatta zahmet edip “size karşı düzenlediğimiz bir darbe girişimi yoktur” deme nezaketini bile göstermiyor..

Ne yapacaksın? Ekonomik ve askeri olarak güçlü olsan ilişkilerini kesip kendi mecranda akabilirsin fakat kişi başına düşen gelirin ortada, sanayin ortada...

İşi yüzsüzlüğe vurup “ekselanslarının barışa katkısı takdire şayan” desen, sonun Yassıada...

ABD derin devletinin 15 Temmuz darbe girişiminin ardında olduğu net. Bunun görmezlikten gelinecek tarafı yok. Fakat kürsülerden ABD ve Avrupa karşıtı söylemler dile getirmek, bu ülkelerle tüm ilişkileri kesmek çözüm değil.

ABD ve Avrupa ülkeleri yekpare değil. Derin devletler dışında olan geleneksel olarak güçlü çevreler var. ABD ve Avrupa halkı ile dayanışma gerçekleştirilmeli.

Doğu ve Batı kavramları üzerinde hareket etmek doğru bir siyaset anlayışı olmadığı gibi sosyolojik olarak da doğru değil. Olayları Doğu ve Batı medeniyeti olarak açıklayan yazar çizer takımı beyinsel tembellikten  yapıyor bunu.

Gerçekte ne Doğu var, ne de Batı.

****

Söylenmese eksik kalırdı

"Desthilatî, ne ji çêrê destlilatdaran, ji zilmê wan hildiweşe"

“İktidar, iktidarda olanın küfürü ile değil, zulümü ile yıkılır”

- Ibn-î Teymîyye-


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.