Mekân, zamanın kıskacında; zaman, mekânın kıyısında… Her ikisi de yaratılmışın elleri arasında… Yorgun. Yaralı. Yalnız. Yalnızlık demişsek, kalabalıklaşan, kalabalık arasına sığındıkça da mütemadiyen artan yalnızlıklar… “Bunca varlık var iken, gitmez gönül darlığı…” iksirini sunan Yunus’u hatırına getiremeden, varlık içinde hiçliğine susayan huzursuz ruhlar… Dışımızın yıprattığı, içimizin eskitemediği hatıralar…

Nedir eski bir musikinin sadrında aradığımız? Hani, yaşamın sokaklarında sıkışıp kalmışken, kalbimizi, mazisine bırakma ihtiyacı duyduğumuz bir şiirin, bir şarkının, bir filmin yollarında nedir adımladığımız? Olur-olmaz içimize saplanıveren o meşhum sızıyı, küçük bir tefekkürün getirdiğini fark etmeyeli ne kadar zaman oldu? Bir söğüt ağacının gölgesinde oturmayı ya da geceyle konuşmayı özlediğimizi hissedemeyeli? Eksiklerimizin, hedeflerimizin, arzularımızın peşinden koşarken, kendimizi müsait bir anda yakalamayı kaç zamandır ihmal ediyoruz? Meçhul bir gelecekten vazgeçip, sınırları içinde bulunduğumuz bir günü yaşamak lazım geldiğini unutmadık mı?

 Bu ara gittikçe kısalan şeyleri okumayı ve bir yerlere taşımayı seviyoruz… Bir kitabı, bir gece eşliğinde okumak, israf telakki ediliyor ekranlar karşısında eriyen vakitlerimiz için. Bir yazıyı mesela, sonuna kadar okumuyoruz, anlamaktan korkan bir hâlin ardına saklanmışız sanki… Derdi olan insandan kaçıyoruz. Elemin, hayatımıza –son dönemde daha ziyade tekrar edilen- o meşhur tabiri sokmasından endişe ediyoruz; “negatif enerji” Kime zarar gelmiş ki yarasıyla meşgul olandan?

 Şımarık kahkahalar, gözyaşıyla süslenen bir suretten daha cazip geliyor, ne tuhaf! Burada da vaktimizi bir sızıya hibe etmek istemiyoruz. Belki de muhatabımız için deva, sükûtla bakan bir sabır tavsiyesinde saklı… Belki çare;  yolu izandan geçen bir şükür telkininde, belki dudaklarımızdan dökülecek “derdine teşekkür et” inceliğinde…

Bir süredir sevmeye de vaktimiz kalmadı… Ben’i tavaf ede ede, kırılmalar büyütüyoruz içimizde sadece. Kendimizi sevdiğimiz, kendimizi koruduğumuz, kendimize bağlandığımız ölçüde kopuyoruz kendimizden… Çevremiz, anlaşılmamaktan şikâyet eden gençlerle, anlatamadığını haykıran annelerle, anlaşılmamaktan yakınan eğitimcilerle ama işte hep şikâyet edenlerle doldu… Yüksek sesli tümceler yeşertiyoruz içimizde… Kimse kimsenin gözlerine bakarak dinlemek istemiyor, kaçırıyor gözlerini de, yüreğini de, muhatabından uzak yerlere… Bir derdi, bir kelâmı, bir pusulayı, yol haritasını bölüşmek istemiyor hiç kimse… Şerhi şu; her şeyden şikâyet eden biz, ne kadar eminiz hiçbir şeyin düzelmeyeceğinden! Tahammül için de zaman gerekli…

Aslında zamanın bizden ne istediğini de soramıyoruz. Güçlü değiliz vaktimizle yüzleşecek kadar! İradesi elimize sunulmuş ya işte, hâkimi de biziz onun, zalimi de…

Kemal Sayar,” Kayıp Arkadaş” kitabına bir tespitin izlerini bırakır; “Yokluğun olmadığı bir dünyada varlığın anlamı olmaz. İstediğiniz şeylerden mahrum olmak, mutluluğun vazgeçilmez bir rüknüdür. Sadece kanaatkâr olabildiğimizde yeterince sahip oluruz. Oysa çoğu zaman tam tersini düşünür ve ancak yeterince sahip olmakla huzur bulabileceğimizi zannederiz. Bu da bizi modern kültürün en büyük tuzaklarından birisinin kucağına bırakır; tamahkârlığa…”

Ve ekler nice sonra;

“İçinde taşıdığı ölümle yüzleşebilen insan, hayatı da anlamlı yaşar…”

Selam ile…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Aynur Eralp 2018-01-15 12:47:12

…varlık içinde hiçliğine susayan huzursuz ruhlar…
Hiçliğe susayan ruh, varlığa meyletmeyen hiç… Aslında var olan hiçlik değil mi? Hiç isen varsın. Varım dersen hiçsin. Beka; kıyam bi nefsihi olana ait değil mi? Huzur fena da… Hiç olmada… Var olmaya uğraşan huzursuz…
Ben’i tavaf ede ede, kırılmalar büyütüyoruz içimizde sadece. Kendimizi sevdiğimiz, kendimizi koruduğumuz, kendimize bağlandığımız ölçüde kopuyoruz kendimizden…
Kopan irtibat, meçhul yollara sürüyor ayaklarımızı ve kayboluyoruz benliğin uçsuz bucaksız çıkmazlarında… Oysa aynaya baktığında maşukunu değil de kendi suretini görene âşık mı derler? Maşukun, suretinde kendini öldürmeyen diri midir? Varlık zannını hiçlik potasında eritmeyen var mıdır?
İçinde taşıdığı ölümle yüzleşebilen insan, hayatı da anlamlı yaşar…”
Ölümle arkadaş olur kaybolmaz kâinatın sokaklarında…

Avatar
Gülşah Varlı 2018-01-15 22:51:12

Nuray hocam hayatımda tanıdığım en değerli kalem ve de en güzel insansınız. Keşke sizi daha önce tanıyabilmiş olsaydım.. Asla unutmayacağım.. Ve güzel yazılarınızın takipçsi olacağım.
Selamlar

Avatar
Üftade 2018-01-16 13:30:14

i̇çinde taşıdığı ölümle yüzleşebilen insan, hayatı da anlamlı yaşar” yine çok güzel bir söz. beynimize kazıdık... kaleminiz susmasın efendim.

Avatar
Ahmet Erdem 2018-01-16 09:12:29

Kaldigimiz yerden devam
. Etkili lirik ve ozgün

Avatar
Tarık Rüzgar 2018-01-16 22:54:46

"çok acelemiz var. hep acelemiz var. aheste aheste yaşamak varken.
ne işe yarar ki bunca varlı ve nimet, yüreğimiz, gönlümüz darken."

tarık rüzgar

Avatar
MAHFUZ DEMİR 2018-01-23 09:25:20

selam nuraya hanım, siz hep yazın kaleminizin mürekebi tükenmezsin.. her yazınızı çok severek okuyorum.

Avatar
Aynur Eralp 2018-01-15 12:46:13

Nedir eski bir musikinin sadrında aradığımız? Hani, yaşamın sokaklarında sıkışıp kalmışken, kalbimizi, mazisine bırakma ihtiyacı duyduğumuz bir şiirin, bir şarkının, bir filmin yollarında nedir adımladığımız?
Elimizden uçup giden anların hüznünü terennüm eden nameler aradığımız. Hıçkırıklarımızı, kalp kırıklıklarımızı, sükûtumuzu anlatan hüzünlü notaların büyülü armonisi bizi peşine takıp götüren. Gönül darlığını hüzünlü bir name ile inşiraha tebdil etmek iştiyakı…
“Bunca varlık var iken, gitmez gönül darlığı…”
Varlık… Aynaya akseden suret öyle mi? Ya aynaların görmediği siret? O yok mu şimdi? An yok, demin vardı ve biraz sonra olacak var. İstikbal mazi olma derdinde. Anlar donmuş zaman olabilme arzusunda. Tıpkı değişen mekânlar gibi. Zamanı ve mekânı kıymetli kılanlar kim? Peşlerinden ağıt yaktığımız gidenlerimiz mi? Yoksa bizi rahatsız eden, kendimizle baş başa kalmamıza fırsat vermeyen varlığımız mı?

Avatar
Aynur Eralp 2018-01-15 12:45:17

Mekân, zamanın kıskacında; zaman, mekânın kıyısında…
Zaman; mekânı eskitirken, mekân da zamanı hapsediyor bir hatıranın içerisine. Zaman geçtikçe mekânlar değişiyor, ancak donan zaman bir hatıra olarak saplanıyor yüreğimize…
Dışımızın yıprattığı, içimizin eskitemediği hatıralar…
Hatıralar canlanınca içimizde sükût sarmalıyor benliğimizi. Kaçıyoruz herkesten. Kalabalıklara kaçıyoruz. Kalabalıklar arasından kayboluyoruz. Zira kalabalıklar arasına daldığımızda kimse bizi fark etmiyor. En iyi, en emin sığınak kalabalıkların tenhalığı değil mi?
…kalabalıklaşan, kalabalık arasına sığındıkça da mütemadiyen artan yalnızlıklar…
Yalnızlık arttıkça daha da bir belirginleşiyor maziden süzülen ışıklar sesler hafızamızda. Sesleri duyabiliyor, yüzleri seçebiliyoruz. Sanki uzatsak elimiz değecek, seslensek sesimize ses verecek hayalimizde oynaşan çizgiler.