Âl-i İmran Suresi'nin 140. ayetinde buyurulduğu gibi Allah, “O (zafer, galibiyet ve sevinç getiren) günleri insanlar arasında döndürür.” Yani bir gün Müslümanları, bir gün kâfirleri muzaffer kılar. Bir gün bize, bir başka gün onlara musibet verebilir. Bugün biz seviniriz, yarın başkaları. Sünnetullah böyledir. Bu dünyada Müslümanlara hep nimet, kâfirlere de hep sıkıntı verilseydi eğer, iman iradî bir tercih meselesi olmaktan çıkacak, “imtihan”ın anlamı kalmayacaktı. Zorluklarla karşılaşmasaydık, çalışmaktan, sorumluluk ve vazife duygusundan, dolayısıyla “gelişme”den de söz edemeyecektik. Buna, bir şeyin nimet mi azap mı, ceza mı mükâfat mı, hayır mı şer mi olduğuna dair hüküm verirken, çoğunlukla görünüşe göre hareket ettiğimizi, dünya hayatını esas aldığımızı ekleyelim ve böyle bir kriterin “mutlak hakikat”e uymadığını hatırlatalım.

Peki, kelimelerin kifayetsiz, cümlelerin aciz kaldığı bu çaresizlik zamanlarında, belaların başımıza elma şekerine hücum eden karıncalar gibi üşüştüğü bu darlık anlarında ne yapacağız? Elbette her zamanki gibi, her şart ve kayıt altında Allah'a ve Rasul'e müracaat edeceğiz. Kur'an'a ve sünnete bakacağız.

Belalara ve sıkıntılara karşı ilk yapacağımız şey sabırla tahammül etmek, bunların birer imtihan olduğunu anlamak ve sonucunda da muhakkak bir hikmet olduğuna inanmak olmalıdır. Nitekim Rabbimiz Kur'an'da şöyle buyuruyor:

“Ey Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır ve bizi Müslüman olarak öldür”(Araf, 126)

Yine bir keresinde Rasulullah'a (sav) “İnsanların bela yönünden en şiddetli belaya uğrayanı kimdir?” diye soruldu. O da şöyle cevap verdi: “En şiddetli belaya duçâr olanlar peygamberler, sonra fazilet derecesine göre onları takip edenlerdir. Kişi dindarlığı derecesinde belaya duçâr olur. Eğer kişi dininde kuvvetli ise onun belası da şiddetli olur. Eğer dini gevşek ise belası da ona göre olur. Bela, kula öyle yapışır ki, günahı kaldığı müddetçe onu bırakmaz.”

Öncelikle şunu belirtelim ki, sıkıntı, bela, felaket, musibet dediğimiz şeyler de, bunların mukabili olan refah, bolluk ve nimet de “dünya” ile ilgilidir. Oysa Cenab-ı Hakk'ın müminlere “nimet”, müşrik ve kâfirlere “azap” vaadi esas itibariyle ahirete aittir. Allah bu dünyada inananlara refah, inanmayanlara da sıkıntı ve eza vereceğini taahhüt etmemiştir. Aksine, Nebevi ifade ile: “Dünya kâfire cennet, Müslümana zindandır.”

Bu zor ve badireli zamanlarda ilk yapacağımız şey dua etmek. Fiilen ve kavlen duaya sarılmaktan başka çaremizin olmadığı anları idrak ediyoruz. Peki duamız kabul olacak mı? İşte bundan asla en ufak bir kuşku duymamamız gerekiyor. İki cihan serveri, Efendimiz Rasulullah (sav), Rabbimizin biz kullarına olan sevgisini aşağıda anlamını vereceğim hadiste mükemmel bir biçimde ifade ediyor:

“Şüphesiz Allah Teala haya ve kerem sahibidir. Bir kimse ellerini kendisine doğru kaldırıp dua ettiğinde onları boş döndürmekten haya eder”.

Dua'nın ne kadar harika ve muhteşem olduğunu fark etmek çok önemli. Yine Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyuruluyor: “Allah indinde duadan daha kıymetli bir şey yoktur”.

Duanın biz aciz kullar için pratikteki faydalarını şöyle özetlemek mümkün:

Dua, kibri ortadan kaldırır. Sürekli ve düzenli dua eden biri kibri ayakları altına alır, zira O, dua etmekle zayıflığını ve hiç'liğini kabul ve ifade eder.

Duanın kabul edilmesi bizim elimizde değildir.. Neyi niyaz edersen ona ulaşırsın. Bazen insanlar dualarının kabul olmadığını düşünürler, oysa durum tam da böyle değildir, ya edilen dua daha sonra kabul edilecektir ya da ahirette hakikatte tecelli edecektir. Yani dünya nimeti isteyen bir aciz kula, sonsuz ve hakiki cennet nimetleri verilmek murad edilmiş olabilir.

Dua ile rahmet kapıları açılır. Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “ Sizden herhangi bir kimseye dua kapısı açılırsa, rahmet kapısı açılmış olur...”.

Duanın muhakkak Rabbimiz tarafından kabul edileceğine inanmamız gerek. Duayı yapacağımız en iyi an secde zamanıdır. Ezan ve kamet arasındaki vakittir. Cuma günü, yağmur yağarken, sabah namazı vakti, Arafat/arefe günü ve gecesi, Kadir ve Berat geceleri, bayram günleri de duaların en kabul ve makbul olduğu anlar olarak bildirilmiş. Rasulullah (sav) reddedilmeyen 3 dua vardır buyurdu: 1. Oruçlunun iftar vakti ettiği dua, 2. Adil hükümdarın ettiği dua 3.Mazlumun ettiği dua.

Benim, rahmetli babaannemden ilk öğrendiğim dua, daha henüz anlamını bile bilmememe rağmen: “Rabbi yessir, vela tuassir, Rabbi temmim bil hayr” idi. “Rabbim! Kolaylaştır, zorlaştırma. Rabbim hayırla sonuçlandır”.

Ya Rabbi! Bu mübarek zamanlarda, oruçlu ağızlarla ettiğimiz duaları kabul eyle. Zalimleri kahreyle, mü'minleri tefrikadan koru, bizleri kardeş eyle ve işlerimizi kolaylaştır...Bizim zafer günlerimizi de en yakın zamanda getir.

Rabbi Yessir!

AMİN

İKİ DOĞU ve İKİ BATI'NIN RABBİNE EMANET OLUNUZ...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner624