Yıl 1258. Abbasi Devleti’nin başkenti Bağdat. Halife el-Musta‘sım, Hülagu Han’ın ilerleyişi karşısında siyasi ve askerî gerçekliği kavrayamadan, yazlığında eğlenceyle meşguldür. Moğol orduları Bağdat kapılarına dayandığında Hülagu, klasik bir yayılmacı strateji uygular: “Barış için geldik.” Direniş edilmemesi, silahların teslim edilmesi ve itaat etmeleri talep edilir. Halife bu çağrıyı kabul eder. Ardından hazine sorulur; Abbasi hazinesi develerle taşınır. Son aşamada ise verilen hiçbir söz tutulmaz. Halife ve oğulları öldürülür, Bağdat tarihin en büyük katliamlarından birine sahne olur. Dönemin tarihçileri şehrin haftalarca yağmalandığını, ilim merkezlerinin yok edildiğini, yüzbinlerce insanın katledildiğini kaydeder.
Bu hadise, sadece Orta Çağ’a ait bir barbarlık örneği değildir; yayılmacı şiddetin yapısal karakterini ortaya koyan tarihsel bir modeldir.
Dün Hülagu’ydu, bugün ABD ve İsrail.
Moğol İmparatorluğu’nun yayılma stratejisi üç temel sütun üzerine kuruluydu: mutlak askerî üstünlük, psikolojik savaş ve sistematik silahsızlandırma. Teslim olan şehirler dahi güvence altına alınmaz, itaat geçici bir aşama olarak görülürdü. Amaç sadece toprak kazanmak değil, kalıcı korku ve mutlak tahakküm oluşturmaktı. Nitekim Bağdat, ilmiyle ve nüfusuyla bir merkez olmaktan çıkarılarak bilinçli biçimde çökertildi.
Modern dönemde ABD ve İsrail’in uyguladığı yayılmacı politikalar, yöntemsel olarak farklı görünse de aynı mantıksal zemine oturmaktadır. ABD’nin Irak, Afganistan ve Ortadoğu genelindeki askerî müdahaleleri “demokrasi”, “güvenlik” ve “terörle mücadele” söylemleriyle meşrulaştırılmış; İsrail’in Filistin topraklarındaki işgali ise “varoluşsal güvenlik” gerekçesiyle sürdürülmüştür. Ancak sonuçlar, Moğol istilalarından farklı değildir: işgal, demografik dönüşüm, kaynak transferi ve kalıcı istikrarsızlık.
Moğollar işgal ettikleri coğrafyalarda idarî merkezleri dağıtır, nüfus yapısını değiştirir ve bölgeyi merkezî güce bağımlı hâle getirirdi. Bugün ABD askeri üsler, İsrail ise yerleşim politikaları yoluyla benzer bir kontrol mekanizması kurmaktadır. Moğolların “itaat etmeyeni yok etme” doktrini, modern dönemde “orantısız güç kullanımı” ve “toplu cezalandırma” adı altında yeniden üretilmektedir.
Silahsızlandırma politikası bu benzerliğin en çarpıcı göstergesidir. Hülagu, Bağdat’a girmeden önce halkın ve ordunun silah bırakmasını istemişti. Günümüzde de ABD ve İsrail, işgal altındaki halkların en temel savunma araçlarını dahi “tehdit” olarak tanımlamaktadır. Buna karşılık kendi askerî kapasiteleri sınırsız kabul edilmekte; nükleer silahlar, ileri teknoloji bombalar ve küresel silah ticareti meşru görülmektedir. Bu, uluslararası hukukta fiilen uygulanan çifte standardın tarihsel bir sürekliliğidir.
Dolayısıyla mesele isimler meselesi değildir. Hülagu’nun atlı orduları ile modern savaş uçakları arasında teknik farklar olabilir; ancak zihniyet aynıdır. Gücü mutlaklaştıran, adaleti araçsallaştıran ve direnişi kriminalize eden bu anlayış, her çağda aynı sonuçları üretmiştir.
Bağdat’ın 1258’de yaşadığı yıkım ile bugün Gazze’nin maruz kaldığı kuşatma arasında ahlaki ve siyasal bir süreklilik vardır. Tarih, yayılmacı şiddetin meşruiyet söylemlerini değil, geride bıraktığı yıkımı kaydeder. Ve bu kayıt, zalimin adının değiştiğini; fakat yönteminin, hedefinin ve vicdansızlığının değişmediğini açıkça göstermektedir.