Efendiler yarın Ayasofyayı ibadete açıyoruz!

Aradan tam altı yıl geçti.

Takvimler bugün yine 24 Temmuz’u, günlerden yine cumayı gösteriyor. Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerifi’nin 86 yıllık hasretin ardından yeniden ibadete açılışının altıncı sene-i devriyesini idrak ediyoruz.

Hamdolsun…

Ayasofya’ya yeniden ezan sesinin, Kur’an tilavetinin ve secdelerin hâkim olduğu o tarihî günün heyecanı hâlâ yüreğimizdedir.

Çünkü Ayasofya, İstanbul’daki tarihî yapılardan herhangi biri değildir.

Ayasofya, fethin mührüdür!

Ayasofya, İstanbul’un Müslümanlar tarafından fethedilmesinin yalnızca askerî değil; siyasî, manevî ve medeniyet bakımından da tescilidir. Bir çağın kapanıp yeni bir çağın açıldığı kutlu fethin en anlamlı sembollerinden biridir.

29 Mayıs 1453’te surlardan içeri giren yalnızca Fatih Sultan Mehmed Han’ın ordusu değildi. İstanbul’a yeni bir adalet anlayışı, yeni bir medeniyet tasavvuru ve insanı inancından dolayı dışlamayan yeni bir devlet düzeni de giriyordu.

Fatih, Ayasofya’yı fetih hukukundan doğan tasarrufu ve hakkıyla camiye çevirmiş, ardından şahsî mülkü olarak vakfetmişti. Onu herhangi bir siyasî iktidarın keyfine bırakmamış; kıyamete kadar cami olarak yaşatılmak üzere milletin ve ümmetin hizmetine emanet etmişti.

Nitekim Ayasofya, tapu kayıtlarında da Fatih Sultan Mehmed Han Vakfı adına “Ayasofya-yı Kebîr Cami-i Şerifi” olarak kayıtlıydı. Danıştay da 10 Temmuz 2020 tarihli kararında bu vakıf hukukunu esas alarak Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesini sağlayan 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. Böylece sadece tarihî bir yanlış düzeltilmedi; Fatih’in vakfına ve hukukuna da yeniden sahip çıkıldı.

Ayasofya neden susturulmuştu?

Ayasofya’nın 1934 yılında müzeye dönüştürülmesini yalnızca sıradan bir idarî tasarruf olarak değerlendirmek eksik kalacaktır.

Çünkü Ayasofya’yı susturmak, fethin en güçlü sembolünü susturmaktı.

Minarelerinden ezanı eksiltmek, milletin hafızasındaki fetih şuurunu zayıflatmaktı. Onu ibadet mekânı olmaktan çıkarıp yalnızca seyredilen tarihî bir yapıya dönüştürmek; bu milletin İstanbul üzerindeki manevî mührünü görünmez hâle getirme düşüncesinin bir sonucuydu.

Mesele yalnızca bir yapının camiden müzeye çevrilmesi değildi.

Mesele, milletin kendi tarihiyle arasına mesafe konulmasıydı.

Mesele, Fatih’i yalnızca ders kitaplarındaki bir padişaha; fethi de yılda bir defa hatırlanan folklorik bir törene dönüştürme çabasıydı.

Mesele, Ayasofya’nın kubbesinden yükselen ezanın temsil ettiği büyük medeniyet iddiasının unutturulmak istenmesiydi.

Fakat unuttukları bir şey vardı:

Ayasofya susturulabilir, ancak milletin gönlünden sökülüp atılamazdı!

Ayasofya bir neslin duasıydı

Bu millet Ayasofya’yı hiç unutmadı.

Onun açılması için kürsülerden seslenenler, meydanlarda mücadele edenler, şiirler yazanlar, dualar edenler ve gözyaşı dökenler oldu.

Kimi Ayasofya’nın mahzun kubbesine bakarak iç geçirdi. Kimi onun yeniden ibadete açılacağını göremeden bu dünyadan göçtü. Ancak her nesil, bu kutlu emaneti bir sonraki nesle devretti.

Ayasofya, Necip Fazıl’ın ifadesiyle bir bina olmanın ötesinde, milletin ruhunu temsil ediyordu. Bu sebeple Ayasofya’nın yeniden açılması, kapalı bir mabedin kapılarının açılmasından ibaret değildi. Milletin özgüveninin, tarih şuuru ve medeniyet iddiasının yeniden ayağa kalkmasıydı.

Ve nihayet Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu kararlı irade sayesinde beklenen gün geldi.

10 Temmuz 2020’de karar açıklandı.

Ardından o tarihî müjde verildi:

“Efendiler, yarın Ayasofya’yı ibadete açacağız!”

24 Temmuz 2020 Cuma günü Ayasofya’nın kubbeleri tekbirlerle, salâlarla ve Kur’an tilavetleriyle yeniden buluştu. Salgın tedbirlerine rağmen Ayasofya ve çevresinde yüz binler saf tuttu; resmî yayınlarda katılımın yaklaşık 350 bin kişiye ulaştığı belirtildi.

Biz de oradaydık…

O büyük sevince, o tarihî ana ve 86 yıllık hasretin sona erişine şahit olduk.

Rabbimize hamdüsenalar olsun!

Ayasofya yalnızca Türkiye’nin müjdesi değildir

Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması, Türkiye sınırlarını aşan bir anlam taşımaktadır.

Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Türkistan’dan Afrika’ya, Filistin’den Güneydoğu Asya’ya kadar İslam coğrafyasının dört bir yanında milyonlarca insan bu kararı sevinç gözyaşlarıyla karşıladı.

Çünkü Ayasofya’nın dirilişi, ümmete “Yeniden ayağa kalkabilirsiniz” müjdesiydi.

Yüzyıllardır işgal, sömürü, parçalanma ve kimliksizleştirme politikalarına maruz bırakılan İslam dünyası için Ayasofya; tarihine dönen, kendi kararını kendisi veren ve dayatmalar karşısında başını eğmeyen bir Türkiye’nin sembolü oldu.

Ayasofya’nın açılışı bir başka ülkeye, dine veya medeniyete meydan okuma değildi. Bilakis milletimizin kendi tarihine, hukukuna ve vakıf emanetine sahip çıkmasıydı. Kapıları Müslim veya gayrimüslim herkese açık kalırken, asli kimliği de yeniden iade edilmiş oldu.

Bugün Ayasofya’nın minarelerinden yükselen her ezan, yalnızca İstanbul semalarında yankılanmıyor.

O ezan, Fatih’in emanetine sahip çıkıldığını ilan ediyor.

O ezan, milletimizin yeniden diriliş umudunu canlı tutuyor.

O ezan, genç nesillere “Siz köksüz değilsiniz; büyük bir tarihin, güçlü bir medeniyetin ve kutlu bir davanın evlatlarısınız” diye sesleniyor.

Ayasofya açıldı; şimdi asıl vazife, Ayasofya’nın temsil ettiği ruhu yeniden inşa etmektir.

Adalette Fatih gibi olmak…

İlimde, sanatta ve teknolojide çağ açmak…

Mazlumların yanında, zalimlerin karşısında durmak…

Gençlerimize tarihini, inancını ve medeniyet değerlerini öğretmek…

Ayasofya’nın dirilişini, milletin topyekûn ihyasına dönüştürmek…

Bugün 24 Temmuz 2026 Cuma…

O gün, bugün oldu.
O Cuma, bu Cuma oldu.

Çok şükür Ayasofya Cami-i Kebîri açıldı!

Açılması için mücadele edenlerden, dua edenlerden, gözyaşı dökenlerden ve bu kutlu neticeye vesile olanlardan Allah razı olsun.

Ve hassaten, milletin yıllardır kurduğu bu büyük hayali cesur bir iradeyle gerçeğe dönüştüren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan Allah razı olsun.

Ayasofya’nın dirilişi milletimize, devletimize ve âlem-i İslam’a bir kez daha hayırlı olsun.

Cumanız mübarek olsun…