ABD İçin Her kriz yeni bir ihale, her füze yeni bir Temettüdür.

Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’la savaş ihtimalini masaya sürmesi ne yeni ne de şaşırtıcıdır. Bu, Washington’un onlarca yıldır uyguladığı klasik emperyal refleksin yeni bir perdesidir.

Kriz üret, tehdit göster, “özgürlük” ambalajına sar ve bombayı bırak.

2020 yılında bu satırların sahibi naçizane fakire ait Çıra Yayınevi tarafından basılan ‘’Orta doğuda Küresel mekanizmanın Kırılan Fay Hatları’’ adlı kitabımızın girişinde şu cümleleri kullanmıştık… ‘’-ABD maddi çıkarları önceleyen bir toplumdur. Bu toplumda maddi gelişmişlikle insani değerler arasında sosyolojinin açıklamakta aciz kaldığı bir tezat vardır. Değerlerin, insan haklarının onlar için bir değeri yoktur.

Beyaz adamın geldiği Batı & Avrupa kültürü 16.yüzyıla kadar kendi içinde çatışmaların, savaş ve barbar bir kültürün yaşandığı çalkantılı bir dönem yaşamıştır.

Amerika’nın keşfi ile Avrupa’da ne kadar kanun kaçağı, eğitimsiz, katil, hırsız ve kaybedecek hiçbir şeyi olmayan kişi varsa yeni dünyaya göç etti.

Bu yeni, barbar ve katiller ordusu, Amerika kültürü ve sisteminin genetik alt yapısı olacaktı. Amerikalı için güç kutsaldı artık bu beşeri kutsallık, ABD tarihini kan, gözyaşı ve kavgalar tarihi yapmıştır…’’

Ve Irak’ta “kitle imha silahları” masalıyla milyonlarca insanın hayatını karartan zihniyet, bugün İran dosyasını yeniden ısıtmaktadır. Bu, “güvenlik” kaygısından değil, tarihi bir alışkanlıktan kaynaklanmaktadır. Dünyayı kendi malı gibi görme hastalığından.

ABD’nin dış politikası, diplomasiyle değil; bombayla, yaptırımla ve yalanla yürüyen bir tahakküm düzenidir. Irak’ta “kitle imha silahları var” diye uydurulan masalın küllerinden hâlâ çocuk kemikleri çıkarken, Beyaz Adam bugün utanmadan İran’a ahlak dersi vermeye kalkmaktadır.

Bu ülkenin sicili bellidir. ABD’nin savaş politikaları hiçbir zaman savunma temelli olmamıştır; daima enerji kaynakları, jeopolitik tahakküm ve küresel hegemonya hedefleriyle şekillenmiştir.

Vietnam’da komünizmle mücadele bahanesi ile Napalm, Afganistan’da terörle savaş söylemi, Irak’ta demokrasi masalı, Libya’da devlet çöküşü… Hepsi aynı oyunun farklı dekorlarıdır. Sonuç ise hep aynıdır. ABD’nin geçtiği her coğrafyanın bir enkaz alanına dönüşmesi.

Demokrasi getirdiğini iddia ettiği her yerde, gerçekte sadece mezarlıklar, mülteci kampları ve kukla yönetimler üretmiştir. Buna rağmen hâlâ kendini “dünyanın vicdanı” gibi pazarlayabilmesi, modern çağın en büyük propaganda başarısıdır.

Amerika’nın “uluslararası hukuk” dediği şey, çıkarlarına hizmet ettiği sürece kutsaldır. Aksi durumda hukuk, Pentagon’un botları altında ezilir.

Ortadoğu’nun işgali bir savaş değil, açık bir yağma operasyonudur. Petrol kuyuları “özgürleştirildi”, halklar ise mezara gönderildi. Bugün İran’a karşı kullanılan dil de bu yağmacı zihniyetin devamıdır.

Washington için İran, nükleer bir tehditten çok daha fazlasıdır. Kontrol altına alınamayan bir bölgesel aktör, İsrail merkezli Ortadoğu düzenine direnç gösteren bir odak ve petro-politik hatları bozabilecek bir güçtür. Dolayısıyla mesele güvenlik değil, itaat etmeyen bir aktörün hizaya sokulmasıdır.

Bugün Amerika’nın İran’a karşı kullandığı dil, aslında dünyaya verdiği mesajdır: “Ya benim düzenime uyarsın ya da hedef olursun.” Bu, demokrasi değil tahakkümdür; güvenlik değil zorbalıktır, liderlik değil açık bir güç gösterisidir.

BM kararları kutsaldır ama sadece Amerikan politikalarıyla örtüştüğü sürece. Aksi durumda hukuk, Pentagon’un gölgesinde buharlaşır.

Irak işgalinde “önleyici savaş doktrini” adı verilen şey, gerçekte modern çağın en pervasız emperyal müdahalesiydi. Bugün İran’a yöneltilen tehdit dili de aynı zihinsel bataklıktan beslenmektedir.

Bu noktada sorulması gereken soru şudur:

Amerika gerçekten barış mı istiyor, yoksa beyaz adamın ekonomik ve siyasi motoru savaşın kendisi’mi?

Zira ABD ekonomisi, büyük ölçüde savaş endüstrisiyle beslenmektedir. Lockheed Martin, Raytheon, Boeing gibi şirketler için Ortadoğu, bir kriz coğrafyası değil; dev bir pazar alanıdır.

Her füze, her hava saldırısı, her yaptırım kararı borsada bir kazanç hanesine dönüşmektedir. Her kriz yeni bir ihale, her füze yeni bir Temettüdür. İnsan hayatı ise bu tabloda sadece bir “yan etki” dir.

İran’la muhtemel bir savaş, bölgeyi daha da istikrarsızlaştıracak, milyonlarca sivili ateşin ortasına itecektir. Ancak Washington’daki Beyaz Adam için bu, ahlaki bir sorun değil; stratejik bir maliyet kalemidir.

Emperyal akıl, yıkımı bir araç, kaosu bir yöntem olarak görür.

Ortadoğu halkları artık bu senaryoyu ezbere bilmektedir. Özgürlük söylemiyle gelen tanklar, geride sadece ve sadece mezarlıklar bırakmıştır. İran’a yönelik savaş tehditleri, bu utanç albümüne yeni bir sayfa ekleme niyetinden başka bir şey değildir.

Sonuç olarak, Amerika’nın İran’a dönük savaş ihtimali, bir savunma refleksi değil; emperyal düzenin sürekliliğini sağlama girişimidir.

Sorun İran’ın ne yaptığı değil, Amerika’nın dünyayı kendi çiftliği gibi görmeye devam etmesidir. Ve bu zihniyet değişmediği sürece, barış sadece mazlumların hayali olarak kalacaktır.