ABD İran müzakereleri: Barışın değil, dengenin peşinde

Ortadoğu’da diplomasi çoğu zaman barışı değil, felaketi ertelemeyi amaçlar. Bugün ABD ile İran arasında yürüyen müzakere süreci de tam olarak bu tanımın içine oturuyor. Masada görünen başlıklar nükleer program, yaptırımlar ve Hürmüz Boğazı olsa da, gerçekte konuşulan şey çok daha derin: bölgesel güç dengesi ve küresel sistemde kimin ne kadar alan kazanacağı.

Bu nedenle meseleye “anlaşma olacak mı?” sorusuyla yaklaşmak eksik kalır. Asıl mesele şudur:

Bu gerilim nasıl yönetilecek ve kim, neyi kabul ettirecek?

Son aylarda yaşanan askeri gerilimler, tarafları masaya oturtan temel faktör oldu. Ancak bu masa bir uzlaşma zemini değil; maliyetleri düşürme aracı.

ABD açısından bakıldığında hedef nettir:

İran’ın nükleer kapasitesini sınırlamak ve bölgedeki etkisini kontrol altında tutmak.

İran açısından ise mesele egemenliktir:

Yaptırımlardan kurtulmak, ekonomik nefes almak ve bölgesel nüfuzunu korumak.

Bu iki hedef arasında gerçek bir kesişim noktası yok. Bu yüzden müzakere süreci ilerlemekten çok, zaman kazanmaya hizmet ediyor.

Hürmüz: Bir boğazdan fazlası

Bugün müzakerelerin kilit noktalarından biri Hürmüz Boğazı. Çünkü burası sadece bir deniz yolu değil;

küresel ekonominin sinir ucu.

İran bu hattı bir kaldıraç olarak kullanıyor.

ABD ise bu kaldıraç gücünü kırmaya çalışıyor.

Bu durum bize şunu gösteriyor:

Ortadoğu’daki krizler ideolojik değil, büyük ölçüde jeoekonomik krizlerdir.

Enerji akışını kontrol eden, pazarlık gücünü belirliyor.

ABD–İran ilişkilerinin en belirleyici unsuru, kronik güvensizliktir.

* İran, ABD’nin nihai hedefinin rejimi zayıflatmak olduğunu düşünüyor

* ABD ise İran’ın nükleer programını stratejik bir tehdit olarak görüyor

Bu karşılıklı şüphe hali, yapılan her anlaşmayı geçici ve kırılgan kılıyor.

Geçmişte imzalanan nükleer anlaşmaların kısa sürede işlevsiz hale gelmesi, bu güvensizliğin en somut örneği.

Bölgesel denklem: Masada görünmeyen aktörler

Bu müzakereleri sadece Washington ve Tahran üzerinden okumak büyük bir eksiklik olur. Çünkü masanın etrafında görünmeyen ama etkili birçok aktör var:

* İsrail, sürecin sertleşmesini istiyor

* Körfez ülkeleri güvenlik garantisi arıyor

* Çin, enerji akışının kesintisiz devam etmesini önceliyor

Bu tablo, müzakereleri iki taraflı olmaktan çıkarıp çok katmanlı bir güç mücadelesine dönüştürüyor.

Olası senaryo: Kontrollü gerilim

Bugünkü tabloya bakıldığında en gerçekçi senaryo, büyük bir anlaşma değil; kontrollü bir gerilim hali.

Yani:

* Tam barış yok

* Tam savaş yok

* Sürekli bir müzakere hali var

Bu durum taraflara iki şey sağlıyor: Alan kaybetmeden geri adım atabilme ve gerektiğinde yeniden tırmanma imkânı.

Barış bir hedef değil, araç

ABD–İran müzakerelerini klasik anlamda bir “barış süreci” olarak görmek yanıltıcıdır. Bu süreçte barış, ulaşılmak istenen nihai hedef değil; stratejik bir araçtır.

Taraflar birbirini ikna etmeye çalışmıyor.

Birbirini sınırlamaya, dengelemeye ve yıpratmadan baskılamaya çalışıyor.

Bu yüzden bugün Ortadoğu’da asıl gerçek şudur:

Barış kalıcı bir durum değil, geçici bir dengedir.

Ve o denge, her an yeniden bozulabilecek kadar kırılgandır.