1979 İran devriminden beri karşılıklı olarak ''Şeytan, Şer ekseni, Şeytan Üçgeni'' gibi tanımlamalarla birbirilerini niteleyen İran ve ABD, 36 yıllık gerilimi önce telefon diplomasisi, ardında da İran ile 5+1 grubunun (ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya) nükleermüzakereleri ile kısmen de olsa sonlandırılmak üzere.
ABD, İran'la yapılan anlaşmayı 'tarihi' olarak nitelendirdi. İran ise sonucu 'zafer' olarak nitelendiriyor. Ancak her iki tarafta tarihsel güvensizliklerini bir kenara da not etmiş görünüyor. Zira, ABD'de Neo-Con'lar ile İran'da Muhafazakarlar, temkinli açıklamalar yapmaktan kaçınmadı. Öyle ki Dini lider Hamaney: ''İran'ın pozisyonunu değiştirmediğini'' açıklamak zorunda kaldı.
ABD dış politikasının genel çerçevesinde özellikle de Obama'nın son döneminde ABD'nin ambargosuna maruz kalan ekonomik ve siyasi işbirliği içinde olmayan ülkelerle (İran, Küba, Vietnam, Venezuela ve K. Kore ) Obama'nın Başkan seçildiği günden bugüne görece daha soft politikalar yürütülmekte. Washington, son üç yıldır da Küba ve İran'la açılım yapmak için bir dizi temaslar yürütüyor. Son olarak her iki ülke ile ilişkilerin yeniden tesisi için ciddi ilerlemeler kaydetti. ABD, görünürde ekonomi temelli bir dış politika açılımı yaptı. ( Ancak Çin ve Rusya'nın bu ülkelerdeki siyasi ve ekonomik ağırlığından rahatsız. ) Benzer durum İran içinde söz konusu. Tahran yönetimi, ABD'nin yeni dış politika açılımını fırsata çevirme niyetinde. Birinci hedef, ekonomik açıdan rahatlama. İkincisi Şii yayılmacılığı ile Sunni Blok'a alternatif oluşturup alan genişletmek. Üçüncüsü de yeni enerji koridorları oluşturmak. (Hali hazırda İran, 35 Trilyon metre küp enerji kaynağına sahip, bu rakam Rusya'nın rezervlerinden fazla) Bu enerji kaynağını bir şekilde satmak zorunda.
İran ile ABD arasındaki Nükleer anlaşma, sadece iki ülkenin yakınlaşmasından daha fazla anlam yüklüyor. Aslında ABD bir anlamda Mezhep değiştiriyor. Diğer ifadeyle de 'büyük bir risk' alıyor.Ortadoğu'da birçok ülke, bu işbirliğinden rahatsız. Başta İsrail, Körfez ve Suudi Arabistan,İran'ın ekonomik ve askeri anlamda güçlenerek, Ortadoğu'da dengelerin İran lehine değişeceği endişesine sahip.
ABD, bir yandan İsrail ve Suudi Arabistan'ı hoş tutmaya çalışırken diğer yandan İran'ı Irak, Yemen, Lübnan ve Suriye'de destekliyor. Körfez ve Suudların endişesi de mevcut iktidarlarının tehdit altında olmasında ileri gelmektedir.ABD, bölgede Şii grupları Sünni gruplara karşı destekliyor ve güçlendiriyor. İlginçtir ki ABD'li birçok think–thank, ABD'nin en çok çekindiği grupların başında Şii milisler olduğunu savunuyor. Yani ABD, bir anlamda pragmatik davranıyor.
ABD ile İran yakınlaşması Türkiye'yi de kısa vade de rahatsız edecek. Çünkü İran'ın bölgede alan açması ve güçlenmesi Türkiye'nin politikaları açısından bir tehdit olarak görülmektedir. Aynı zamanda Türkiye'nin Suud ve İsrail'le olan ilişkilerinde iyiye doğru bir ilerleme kaydetmesi muhtemeldir. Batı ile İran yakınlaşması, Türkiye'nin kısa vadede ulusal çıkarlarına hizmet etmediğini söyleyebiliriz. Ancak uzun vade de İran'ın dünyaya açılmasıyla siyasi, ekonomik kazanımların artması kuvvetle muhtemel. Kısa vade de Suriye konusunda çözümün İran'a göre şekillenmesi, olası olarak görünüyor.
Daha önce kaleme aldığım yazıda ABD ile İran'ın bu pragmatizmine değinmiştim.http://www.milatgazetesi.com/ABD-ve-IraninMuta-Nikahi/68393#.VazM3aS8MXA''ABD, Sünniliği Şiilliğe göre rakip gördüğü gibi yeni bir paradigma oluşturdu. ABD, bu paradigma değişiminde el altından Ortadoğu'da İran'a alan açtı. İran'ın artan ekonomik ivmesine paralel daha çok Şii yayılmacı politikasına da destek verdi. Öyle ki Tahran'ın bölgede ele geçirdiği 4 başkenti engelle(ye)medi. Yemen'de son yaşananlara dikkat edersek, önce Hadi'yi destekledi. Sonra 'anti-amerikancılık yapıyor' diye ayaklanan Husileri el altından destekledi. Bir yandan Sünni Koalisyon ülkelerine destek verirken, bir yandan da Husilere ve İran'a alan açıyor.
Nihayetinde İran'ın Batı ülkeleriyle yaptığıtarihi anlaşma, elini güçlendirmiş olsa da İran'ın ümmetçi politika yerine mezhepçi bir siyaset izlemesi, İslam dünyasını karşısına alması demektir. İran, Batı ile sorunlarında baş başa kalmayı tercih ederken bir anlamda bölge ülkelerine de mesaj verdi. Yani içsel huzuru elde ederek, materyalist kazançların peşinden gitmiş, bilge ve/veya ilkeli olmanın mücadelesini vermemiştir. Ancak şunu unutmamakta yarar var. Pragmatizm yararcılık diye bilinir. Deneycilik, işlevselcilik gibi kavramlarla tanımlanır. Pragmatizm insanı biyolojik ve sosyal bir varlık olarak görür, ruhsal bir varlık olarak kabul etmez. Değerler ve ahlaki ilkeler ise, görecelidir. İşte bu yaklaşım tarihin affetmeyeceği ilkesellikten uzak yaklaşımlardır. Bölgesel sorunlara tarafsız bir politika yürüten Türkiye, uygulamış olduğu stratejinin semeresini orta ve uzun vadede alacaktır.
ABD-İran yakınlaşmasını da konjonktürel bir etkileşim olarak değerlendiriyor. Çünkü Türkiye, İran'ın uluslararası piyasalar arasında geçiş noktası olacak. Ulaşım, enerji ve ticari ilişkilerde de en karlı çıkacak olan ülkenin Türkiye olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye, İran ile ABD arasındaki Muta Nikahını da görüyor.''
İran, pragmatist Fars milliyetçisi bir imparatorluk bakiyesidir. İran'ın bugün diplomasi düzlemindeki kazanımları, tarihsel şanını geri almaya yönelik adımlardır. Bu sürecin başarılı - başarısız olması Ortadoğu'da birçok aktörü etkilediği gibi Türkiye'yi de etkileyecektir. Türk dış politikası ABD-İran pragmatizmine göre şimdiden pozisyon almaya başlamalı. Zira bu pragmatizmin hedefindeBatı'nın uzun süredir çekindiği İslamcı (İhvan) güçlerin ve Türkiye'nin Arap Baharında yaşandığı belirgin nüfuz artışı ve siyaset alanın genişletmesi olduğu unutulmamalıdır. Zira Mısır, Libya, Suriye'de yaşananlara baktığımızda Orta Doğu'da ABD-İran ortaklığı kaçınılmaz görünüyordu.
drhusamettin@hotmail.com
@HusamettinAslan