ABD’nin hukuksuz savaşı ve Orta Doğu' da beklenmeyen dönüşüm

​Hangi uluslararası hukuk metni, hangi insani değer ya da hangi askeri doktrin, egemen bir devletin liderini suikastla öldürmeyi ve sivil yerleşim birimlerini "demokrasi" maskesi altında yerle bir etmeyi meşrulaştırabilir?

28 Şubat 2026’da başlayan ve bugün bölgeyi tam anlamıyla bir ateş çemberine çeviren ABD-İsrail ortak yapımı bu saldırganlık, sadece İran’ı hedef almıyor; aslında tüm İslam coğrafyasının haysiyetini ve uluslararası sistemin kırıntıları kalmış adalet duygusunu kurşuna diziyor.

​Washington ve Tel Aviv’in "Aslanın Kükreyişi" gibi kibirli isimlerle başlattığı bu operasyon, beklentilerinin aksine İran’ı diz çöktürmek bir yana, Tahran’ı Ortadoğu coğrafyasının kalbinde "mazlum ve direnen" bir bayrak haline getirdi.

Amerika Birleşik Devletleri’nin sözde demokrasi ve insan hakları söylemleri, Ortadoğu’da her defasında iflas etmiştir.

Yıllardır mezhepsel gerilimlerle, iç çekişmelerle ve suni krizlerle birbirinden uzaklaştırılmaya çalışılan halklar, bugün Amerikan bombalarının altında can veren sivil halkın ve hedef alınan dini otoritelerin ortak acısında birleşiyor.

​​ABD yönetimi, İran halkına "özgürlük" vaat ederken, Minab kentinde 165 kız öğrencinin hayatını kaybettiği hava saldırılarıyla bu özgürlüğün ancak kan ve gözyaşı getirdiğini bir kez daha kanıtladı.

İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırımın bir benzerini İran topraklarına taşıyan bu zihniyet, İslam dünyasında ters tepen bir etki yaratmıştır. Bugün Fas’tan Endonezya’ya kadar sokaklar, sadece İran’a destek için değil, Batı’nın bu pervasız ve hukuksuz kabadayılığına "dur" demek için hareketleniyor.

Batı’nın stratejik hatası şudur: Bir milleti liderlerini öldürerek veya şehirlerini bombalayarak yok edebileceğinizi sanmak, sadece o halkın direniş azmini besler.

Hamaney’e yönelik suikast, İran içindeki tüm siyasi fay hatlarını kapatmış, halkı dış tehdide karşı kenetlemiş ve daha da önemlisi, Sünni-Şii ayrımı gözetmeksizin İslam dünyasının geniş kesimlerinde bir "Batı karşıtı blok" oluşmasına zemin hazırlamıştır.

​Birleşen İslam Coğrafyası ve Çöken Hegemonyası karşısında ABD, bölgedeki askeri üslerini korumaya çalışırken aslında siyasi ve ahlaki meşruiyetini tamamen kaybetmiştir.

Kendi halkının dahi "bitmek bilmeyen savaşlardan bıktık" çığlıklarına kulak tıkayan Washington, Ortadoğu’da yeni bir Vietnam, daha kanlı bir Irak yaratma yolundadır.

Ancak bu kez karşılarında sadece bir devlet değil, onuru kırılmış ve haksızlığa karşı ayağa kalkmak üzere olan koca bir coğrafya var.

​Bugün Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası teamüller ayaklar altına alınmıştır.

​Sivil altyapıların kasıtlı hedef alınması bir savaş suçu ve İnsani bir trajedidir.

​Saldırılar İran’ı izole etmek yerine, bölge halkları nezdinde "direnişin merkezi" konumuna yükseltmiştir.

​Sonuç olarak; ABD ve İsrail’in bu kirli ittifakı, İran’ı haritadan silmek isterken aslında kendi hegemonyalarının mezarını kazıyor. İslam dünyası, maruz kaldığı bu kolektif saldırı karşısında, aralarındaki küçük hesapları bir kenara bırakıp büyük bir savunma hattı kurmaya zorlanmaktadır.

Ve Tarih, bu dönemi Batı’nın askeri gücünün değil, Doğu’nun mazlumiyetten doğan birleşik öfkesinin zaferi olarak yazacaktır.