Fevzi AKARGÜL / İSTANBUL
Afrika, dünya siyasetinde-ekonomisinde fazla konuşuluor. Ancak Afrika hakkındaki uluslararası algı-sahadaki gerçekler çoğunlukta birbirinden farklı. Türkiye’nin Afrika açılımı bu çerçevede dikkat çeken gelişmelerden birisi. Uzun yıllar Afrika üzerine akademik çalışmalar yapan, çeşitli diplomatik görevlerde bulunan Büyükelçi Ahmet Kavas, Afrika’ya yönelik tarihî önyargıları, kıtanın gerçek potansiyelini, Türkiye–Afrika ilişkilerinin geldiği noktayı değerlendirdi. Kavas’a göre Afrika yalnızca doğal kaynaklarıyla değil, kültürel çeşitliliği, genç nüfusu, tarih konusunda birikimiyle 21. Yüzyılın önemli merkezlerinden biri olmaya aday.
GERÇEK AFRİKA NEREDE?
Uzun yıllar Afrika üzerine akademik çalışmalar…diplomatik görevler…Kitaplarda-medyada anlatılan Afrika ile sahada gördüğünüz Afrika arasında farklar neler?
Afrika hakkında kitaplarda veya medyada anlatılan ile sahada karşılaşılan gerçeklik arasında ciddi farklar vardır. Bunun en önemli sebebi, Afrika hakkında üretilen bilgilerin çoğunun belirli perspektiften oluşturulmasıdır. Bir kişi, kurum Afrika’yı anlatırken çoğunlukla kendi niyetine, bakış açısına, ideolojik konumuyla anlatı kurar. Bu nedenle sahadaki gerçeklik birebir yansıtılmaz. Son 500 yıldır Afrika hakkında üretilen bilgilerin önemli kısmı sömürgeci ülkelerin bakış açısıyla oluşturulmuştur. Bu anlatı Afrika’yı çoğu zaman medeniyetin dışında, insanlık tarihine katkısı olmayan kıta gibi göstermeye çalışmıştır. “Afrika’da iyi bir şey olmaz; eğer iyi bir şey varsa mutlaka dışarıdan gelmiştir.” Bu yaklaşım doğal olarak büyük ön yargı üretmiştir. Afrika’yı inceleyen, anlatan birçok kişi bu ön yargının etkisi altındadır. Önceden zihninde şablon oluşmuş, gördüğü olayları bu şablona uydurmaya çalışır. Eğer gördüğü şey o şablona uyuyorsa “Ben zaten böyle biliyordum” der; uymuyorsa ya görmezden gelir ya istisna sayar. Sahaya gittiğinizde ise bambaşka tabloyla karşılaşırsınız. Afrika tarih boyunca medeniyetlerin bulunduğu, kültürlerin geliştiği ve insanlığın ortak birikimine katkı sağlayan büyük bir kıtadır. Ancak bu gerçek uzun süre bilinçli şekilde gölgede bırakılmıştır.
SÖMÜRGECİLİĞİN OLUŞTURDUĞU ALGI
Afrika hakkındaki ön yargının tarih perspektifinden temelleri nereye dayanıyor?
Bu algının temelleri büyük ölçüde 16. Yüzyıldan itibaren başlayan sömürgecilik dönemine dayanır. Afrika kıtasına önce Portekizliler, ardından İspanyollar, İngilizler, Fransızlar, Belçikalılar, Almanlar gelmiştir. Önceleri sahil bölgelerinde varlık gösteren bu güçler, 19. Yüzyılda kıtanın iç kesimlerine kadar ilerlemişlerdir. Sömürgecilik sadece askeri veya ekonomik bir süreç değildi; bilgi üretimiyle de desteklenen süreçtir. Misyonerler, askerler, gezginler Afrika hakkında fazlaca kitap yazdı. Bu kitapların çoğunluğu Afrika’yı geri kalmış, medeniyetten uzak, dışarıdan yönlendirilmesi gereken yer gibi tanımlıyordu. Bu anlatı 20. Yüzyıla kadar güçlü şekilde devam etti. Afrika ülkeleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonrasında dahi bu bakış açısı kolayca değişmedi. Çünkü akademik literatür, eğitim sistemi, medya bu eski anlatıyı uzun süre sürdürdü. Aslında Afrika halkları sömürgeciliğe karşı direniş göstermiştir. Somali’de, Cezayir’de, Senegal’de ve birçok bölgede ciddi mücadeleler verilmiştir. Ancak askeri ve teknolojik güç dengesi nedeniyle direnişler çoğu zaman başarıya ulaşamamıştır. Bu da Afrika’nın tamamen pasif kıta olduğu gibi yanlış algının oluşmasına yol açmıştır.
‘’AFRİKA SÖMÜRÜLEMEDİ’’
Sömürgeciliğe rağmen Afrika’nın kendi kimliğini koruyabildiğini söyleyebilir miyiz?
Evet, çok önemli bir nokta. Şahsi kanaatim: Afrika büyük sömürge sürecine maruz kaldı, fakat tamamen sömürgeleştirilemedi. Çünkü Afrikalı toplumlar kendi kültürel- dil bakımında kimliklerini büyük ölçüde korudular. Bugün dünyada yaklaşık 7 bin dil konuşuluyor. Bunların 2 binden fazlası Afrika’da konuşulmaktadır. Bu oldukça dikkat çekici bir durumdur. Sömürgeci ülkeler İngilizce, Fransızca veya Portekizce gibi dilleri yaymaya çalıştı, buna rağmen yerel diller yaşamaya devam etti. Örneğin Svahili dili Doğu Afrika’da yüz milyonlarca insan tarafından konuşulmaktadır. Hausa dili Batı Afrika’da yine çok geniş nüfusa ulaşmıştır. Wolof, Bambara ve Fulani gibi birçok dil farklı bölgelerde güçlü şekilde varlığını sürdürmektedir. Avrupalılar bazen şöyle iddia ortaya atar: “Bizim dilimiz olmasaydı Afrikalılar birbirleriyle anlaşamazdı.” Bu aslında gerçekçilikten uzaktır. Çünkü Afrika’da zaten ortak iletişim sağlayan yerel diller bulunmaktadır. Sömürge döneminde bu dillerin eğitim-resmi kullanım alanı bilinçli olarak sınırlanmıştır. Dolayısıyla Afrika’nın kültürel direnci oldukça güçlü olsa da sömürgecilik döneminde epeyce yıpratılmıştır.
AFRİKA’NIN DOĞAL KAYNAKLARI BİTTİ Mİ GERÇEKTEN?
Fakirlik-geri kalmışlık ile akla gelen Afrika, doğal kaynaklar açısından oldukça zengin olduğu söyleniyor. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Afrika’nın doğal kaynakları hakkında dünya kamuoyunda yanlış algı var. Birçokları Afrika’nın kaynaklarının büyük ölçüde tüketildiğini düşünür. Gerçekte durum tam tersidir. 21. Yüzyıla girerken Afrika’daki birçok doğal kaynağa henüz ciddi şekilde dokunulmamıştır. Bugün modern teknolojinin en önemli hammaddelerinden bazıları Afrika’da bulunmaktadır. Örneğin koltan madeni, cep telefonları ve bilgisayarlar gibi birçok teknolojik cihazın üretiminde kullanılmakta, dünyanın en önemli rezervleri Kongo’da bulunmaktadır. Ayrıca lityum, modern batarya teknolojisinin temel hammaddelerinden biri, Afrika’da önemli miktarda bulunmaktadır. Zirkon gibi bazı madenler nükleer santrallerde kullanılan yüksek dayanıklılıklı materyallerin üretiminde kullanılmaktadır. Bu madenlerin önemli kısmı Afrika’da çıkarılmaktadır. Ayrıca platin, altın, petrol doğal gaz gibi kaynaklar Afrika’da büyük miktarda bulunmaktadır. Bu kaynakların gerçek üretim miktarı çoğunlukla şeffaf şekilde açıklanmaz. Dolayısıyla Afrika’nın ekonomik potansiyeli dünya kamuoyunda olduğundan çok düşük görünür.
AFRİKA’DA İSLAMI’IN ETKİSİ
Afrika’nın ekonomik-kültürel yapısı içinde dinin, özellikle İslam’ın rolü hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Afrika’da din ve kültür toplumun önemli parçasıdır. Özellikle İslam kıta tarihinde çok erken dönemlerden itibaren etkili olmuştur. İslamiyet’in ortaya çıkmasından sadece birkaç yıl sonra Habeşistan’a yapılan hicretle birlikte Afrika ile İslam dünyası arasında güçlü ilişki kurulmuştur. Sonrasında Kuzey Afrika’nın fethiyle İslamiyet kıtanın geniş bölgelerine yayılmıştır. Bugün Afrika’da yüz milyonlarca Müslüman yaşamaktadır. Bazı tahminlere göre kıtanın yaklaşık yarısı Müslümandır. Bu Afrika’yı dünyanın en önemli İslam coğrafyalarından biri haline getirir. İslam’ın Afrika’daki etkisi sadece dini kimlik değil, ticaret, eğitim, hukuk ve kültür alanlarında da önemli bir rol oynamıştır. Tarihte Afrika’da birçok yerel sultanlık, İslam medeniyeti merkezleri ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Afrika’nın kültürel yapısını anlamak için İslam’ın rolünü göz ardı etmek mümkün değildir.
TÜRKİYE’NİN AFRİKA AÇILIMI
Son yıllarda oldukça gelişen Türkiye’nin Afrika ile ilişkilerinin başlangıcı-gelişimi hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Türkiye’nin Afrika ilişkileri aslında çok yeni değildir. Osmanlı döneminde Afrika’nın birçok bölgesiyle güçlü ilişkiler kurulmuştur. Ancak Cumhuriyet döneminde uzun süre bu ilişkiler sınırlı kaldı. 1998 yılında Türkiye ilk defa “Afrika Açılım Planı” adıyla bir politika belgesi hazırladı. Fakat o dönemde Türkiye’nin ekonomik-siyasi şartları bu planın uygulanmasına çok uygun değildi. Gerçek anlamda Afrika açılımı 2005 yılından sonra hız kazandı. Bu dönemde Türkiye Afrika’da çok sayıda büyükelçilik açtı. Önceden sadece 12 ülkede diplomatik temsilcilik varken, bugün Afrika’nın büyük bölümünde Türkiye’nin büyükelçilikleri bulunmaktadır. Ayrıca Türk Hava Yolları birçok Afrika ülkesine uçuş başlattı. TİKA, Maarif Vakfı, sivil toplum kuruluşları ve Türk iş insanları kıtada aktif hale geldi. Eğitim, sağlık, altyapı ve ticaret alanlarında önemli projeler gerçekleştirildi. Somali’de Türkiye’nin yaptığı çalışmalar oldukça dikkat çekicidir. Bir dönem tamamen çökmüş durumda olan Somali devleti, Türkiye’nin desteğiyle yeniden ayağa kalkma sürecinde.
GELECEKTE OYUN KURUCU BİR AFRİKA
Geleceğe baktığımızda Afrika’nın uluslarası kamuoyunda siyasette-ekonomide nasıl bir rol oynayacağını düşünüyorsunuz?
Afrika önümüzdeki yüzyılda dünya siyasetinin, ekonomisinin en önemli bölgelerinden biri olacaktır. Bunun birkaç sebebi var. Birincisi nüfus artışı. Afrika dünyanın en genç nüfusuna sahip kıtasıdır, nüfus hızla artmaktadır. Bu durum Afrika’yı büyük bir iş gücü, tüketim pazarı haline getirmektedir. İkincisi doğal kaynaklar. Teknoloji-enerji sektöründe kullanılan birçok stratejik maden Afrika’da. Dolayısıyla uluslararası güçler Afrika ile yakından ilgilenmektedir. Üçüncüsü jeopolitik konum. Afrika dünya ticaret yollarının kesiştiği stratejik coğrafyada. Türkiye açısından bakıldığında Afrika ile ilişkiler sadece ekonomik değil tarihi-kültürel bağlara dayanmaktadır. Osmanlı döneminden kalan miras vardır ve birçok Afrika toplumunda Türkiye’ye karşı olumlu bir bakış bulunmaktadır. Nihayetinde Türkiye’nin Afrika ile ilişkilerini daha da geliştirmesi büyük önem taşımaktadır. Ancak bunun için akademik çalışmaların, bölge uzmanlarının ve toplumdaki Afrika bilincinin artması gerekmektedir.