Ağrı Dağı’nı kıskanabilir misiniz?

Dolmabahçe’nin ağır ve kalın perdeleri kapalıydı.

Koridorda herkes için sessiz ve endişeli bir bekleyiş sürüyordu.

Salih Bozok, her zamanki gibi kapının önünde nöbetteydi.

İçeriden doktorların çaresiz fısıltıları geliyordu.

Bir an dışarı çıkan doktorlardan biri yorgunlukla oracıktaki sandalyeye oturuverdi. Salih Bey umutla doktorun gözlerine baktı. O sessizliği bozan doktor, bir an tereddütle Salih Bey’e döndü:

— “Salih Bey… Hiç kıskanmıyor musunuz? Bu kadar büyük bir adamın yanında yaşamak… Yani insan bazen içinden geçirmez mi?”

Salih Bozok bir süre sustu. Derin bir nefes çekti. Pencerenin ardında duran Boğaz’a baktı, sonra sessizce cevap verdi:

— “Ağrı Dağı’nı kıskanabilir misiniz? Ya da gökten geçen bir bulutu? Ya da denizi? Mustafa Kemal’i kıskanmak, işte o kadar akıldışı bir şey!”

Bir insanın başka bir insana değil, bir fikre, bir ruha hayranlık duyduğu o an…

Atatürk’ü anlatan binlerce kelimeden daha güçlüdür bence bu birkaç cümle.

Çünkü Salih Bozok’un gözünde Mustafa Kemal bir “şahıs” değil, bir “ölçü”dür.

Gölgesinde yaşamadı; onun ışığında insan kalmayı öğrendi. O’nun yedi düvele karşı verdiği mücadelede de yanındaydı, yeni Türk devletini kurarken de oradaydı.

Atatürk’ün büyüklüğünün, sadece kazandığı savaşlarda değil, savaşsız kazandırdıklarında olduğunu biliyordu. Bir halkın kaderini değiştirmek, bir milleti yurttaş yapmak, kadına seçme hakkı tanımak, bilimi rehber kılmak…

Bunlar bir komutanın değil, bir düşünürün, bir insan mimarının, çağının ötesinde olan birinin eseridir. Bugün hâlâ nefes aldığımız her alanda onun aklının izi vardır.

Okuduğumuz kitapta, sınıfa giren öğretmende, laboratuvarda deney yapan gençte, yağmura aldırmadan sessizce saygı duruşuna geçen çocukta, büstünü elleriyle silen yaşlı teyzede… Hepsi o ışığın yankısıdır.

Onu anlamak, aklın ve vicdanın birlikte yürüyebileceğine hâlâ inanabilmektir.

Her 10 Kasım sabahı, siren sesiyle birlikte zaman bir anlığına durur.

O an hepimiz içimizde aynı soruyla kalırız:

“Biz, o ışığın hakkını verebiliyor muyuz?”

Çünkü Atatürk’ü anmak saygıdır, ama anlamak sorumluluktur.

Biz de tarihin verdiği sorumlulukla her an, her işimizde bu sorumluluğun bilincinde hareket ediyor ve O’nu bir kez daha rahmet, minnet, özlem ve saygıyla anıyoruz.