Ahlâk ile güç arasında devlet aklı

Siyaset düşüncesinin en kadim meselelerinden biri, ahlâk ile güç arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağıdır. Devletler yalnızca ideallerle değil; güvenlik, tarih, coğrafya ve güç dengeleriyle şekillenen karmaşık bir gerçeklik içinde hareket ederler. Bu nedenle siyaset, bir tarafta değerler dünyası, diğer tarafta ise imkânlar dünyası arasında sürekli bir denge arayışıdır.

Şüphesiz siyasal amaçların ahlâkî niteliği kadar, bu amaçlara ulaşmak için kullanılan araçların da sorgulanması gerekir. Hiçbir siyasal hedef, her türlü yöntemi otomatik olarak meşru hâle getirmez. Tarih boyunca bunun pek çok örneği görülmüştür. Ahlâktan kopan güç, zamanla tahakküme dönüşebilir; ancak güç ve imkân boyutunu tamamen dışlayan bir siyaset anlayışı da gerçek dünyada karşılık bulmakta zorlanır. Bu hususun altını özellikle çiziyorum.

Asıl tartışılması gereken nokta burada ortaya çıkmaktadır: Devletin güvenlik ihtiyacı, toplumsal düzeni koruma sorumluluğu ve tarihî şartların oluşturduğu zorunluluklar, ahlâkî ilkelerle nasıl ilişkilendirilecektir?

Aslında İslam siyaset düşüncesi de siyasetin bu karmaşık gerçekliğini dikkate alarak yalnızca ideal olanı tarif etmekle kalmamış; ideal ile mümkün olan arasında bir denge kurmaya çalışmıştır. Mâverdî’den Nizâmülmülk’e, İbn Teymiyye’den İbn Haldun’a ve Şâtıbî’ye kadar pek çok düşünür, siyaseti yalnızca "iyi-kötü" ikilemi üzerinden değerlendirmemiş; devlet yönetiminin kendine özgü şartlarını, toplumsal düzenin korunmasını ve maslahat ilkesini dikkate almıştır. Çünkü devlet yönetimi, bireysel ahlâk alanından farklı olarak, milyonlarca insanın hayatını, güvenliğini ve düzenini ilgilendiren karmaşık bir sorumluluk alanıdır.

Bu nedenle İslam siyaset geleneğinde temel mesele, ilkelerden vazgeçmek değil; ilkeleri değişen şartlar içerisinde hikmetle uygulayabilme meselesi olmuştur. Devlet aklı tam da burada anlam kazanır: Ahlâkı gerçeklikten koparmadan, gerçekliği de ahlâkî ilkelerin dışına taşırmadan hareket edebilme kabiliyeti.

Ali Bulaç’ın "Yeni Bir Siyasetin İmkânı" başlıklı değerlendirmesi de siyaseti ahlâkî bir zeminde yeniden düşünme çabası bakımından önemli bir tartışma alanı açmaktadır. Siyasetin amaçları, araçları ve meşruiyet ölçüleri üzerinden yapılan bu değerlendirme, hiç şüphesiz üzerinde düşünülmesi gereken önemli sorular ortaya koymaktadır.

Ali Bulaç’ın yaklaşımında dikkat çeken temel hususlardan biri, modern ulus devlet anlayışının "milli çıkar" kavramını merkeze alarak ahlâkî sınırları aşabildiği yönündeki eleştirisidir. Bu eleştiri, uluslararası siyasette gerçekten de önemli bir tartışma alanına işaret etmektedir. Tarih, devletlerin yalnızca çıkarlarını esas aldıklarında büyük adaletsizliklere ve zulümlere yol açabildiklerini göstermiştir.

Ancak burada şu soruyu sormak gerekir: Milli çıkar ile ahlâk arasında zorunlu bir çatışma var mıdır?

Devletin kendi toplumunun güvenliğini, istikrarını ve varlığını koruma çabası her durumda ahlâk dışı bir tutum olarak değerlendirilebilir mi? İslam siyaset düşüncesinde kamu düzeninin korunması, can güvenliğinin sağlanması ve toplumun maslahatının gözetilmesi de temel sorumluluk alanları arasında yer almaktadır. Bu nedenle devletin varlığını sürdürme çabası ile ahlâkî sorumluluk arasında zorunlu bir karşıtlık kurmak kolay değildir.

Sorun, devletin çıkar gözetmesinde değil; çıkar kavramının nasıl tanımlandığında ortaya çıkar. Eğer devlet çıkarı sadece güç, üstünlük ve tahakküm anlamına geliyorsa bu elbette ahlâkî bir problem oluşturur. Ancak toplumun güvenliği, adaletin korunması ve ortak faydanın sağlanması anlamında bir kamu maslahatından söz ediliyorsa, bu durum ahlâkî sorumluluğun dışında değildir.

Bu noktada Ali Bulaç’ın ortaya koyduğu "amaç ma’ruf, araç ma’ruf" ölçüsünün bütün siyasal aktörlere aynı şekilde uygulanması gerektiği açıktır. Bir siyasal yapının meşruiyeti değerlendirilirken yalnızca kimlerle ilişki kurduğu veya hangi güçlerle karşı karşıya olduğu değil, amaçları, kullandığı yöntemler ve ortaya çıkardığı sonuçlar birlikte ele alınmalıdır.

Bu çerçevede Suriye meselesi önemli bir sınama alanıdır.

Sayın Ali Bulaç’a şu soruyu yöneltmek isterim: Suriye’de yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği, milyonlarca Müslümanın mülteci durumuna düştüğü bir süreçte, Esad yönetimi ve onu destekleyen aktörler, ortaya koyduğunuz "amaç ma’ruf, araç ma’ruf" ölçüsüne göre hangi kategori içerisinde değerlendirilmektedir? Bu ölçüler açısından bakıldığında Esad yönetimi meşru bir siyasal yapı olarak değerlendirilebilir mi?

Bu soruların amacı herhangi bir aktörü savunmak veya mahkûm etmek değildir. Asıl mesele, ortaya konulan siyasal ölçülerin bütün tarihî olaylara aynı tutarlılıkla uygulanıp uygulanmadığını sorgulamaktır. Çünkü bir ilkenin gerçek anlamda cihan-şümul bir ölçü olabilmesi, farklı aktörlere göre değişmemesine bağlıdır.

Sonuç olarak, ideal politika ile reel politika birbirinin alternatifi değildir. Ahlâkî ilkelerden kopmuş bir reel politika güç siyasetinin tahakkümüne dönüşebilir; ancak gerçeklikten kopmuş bir idealizm de siyaseti etkisiz bir temenni alanına indirgeyebilir.

Hikmet sahibi devlet aklı, tam da bu iki uç arasında ortaya çıkar. Gücü reddetmeden ahlâkla sınırlandıran, çıkarı inkâr etmeden onu adalet ve ortak fayda çerçevesinde anlamlandıran bir siyaset anlayışı, hem ahlâkî hem de gerçekçi bir zeminin mümkün olduğunu göstermektedir.