Aidiyette dinin konumu

Geleneksel dönemden modern zamanlara geçişte Batı’da ciddi handikaplar ve toplumsal travmalar yaşanmıştır. Çünkü bu dönüşüm en başta paradigmal bir nitelik taşımaktadır ve belki de bu sebeple toplumlarda meydana getirdiği değişim ve yarattığı travmalar daha köklüdür. Batı dışı toplumlarda yaşananları dikkatle izlediğinizde aslında bu köklü değişimleri bir kültürel gecikme olarak okumak mümkündür.

Batı dışı toplumlarda ve bu arada bizim toplumumuzda yaşanan problemler birkaç bileşen etrafında düşünülebilir. Öncelikle modernleşen toplumlar mekan olarak şehirlerde toplanmaktadır. Şehirleşme geleneksel içeriklerden modern içeriklere geçişin temel zeminini daha kuvvetli bir şekilde oluşturmakta; fakat yoğun sorunların ortaya çıkmasını da sonuçlamaktadır. Modernleşme/şehirleşme bağlamında üç niteliğe özellikle atıfta bulunmalıyız. Bunlar şehirleşme, bireyselleşme, kolektivite ve aidiyetlerin çözülüşü.

Türkiye gibi batılılaşma/modernleşmeyi kültürel gecikme çerçevesinde tecrübe eden ülkelerde geleneksel yaşamın modernleşmesi uzun bir sürece yayılsa da 1970’lerden itibaren daha da yoğunlaştığını kabul edebiliriz. Geleneksel hayatın çözünmesini bu tarihlerde daha belirgin kılan gözlemlere sahibim.

Geleneksel döneme her boyutuyla güzelleme yapmak niyetinde değilim. Hatta bugünden geçmişe bakıldığında hayatın alt başlıklarında bazıları bu dönemleri ya da ilişki biçimlerini olabildiğince baskıcı bulabilmektedir. Zira aidiyet ve buna bağlı olarak toplumsal kontrolün daha sıkı olduğu zaman dilimidir. Öyle ki bir mahalleye yabancı girdiğinde onun hemen bazı sorulara muhatap olduğu, mahallede komşuların hem birbirinden haberdar olduğu ama aynı zamanda mahalle çocuklarının terbiyesinden de kendilerini mesul hissettiği bir durumdan bahsediyorum. Çocuğun sigara içse, yanlış şeyler yapsa ailesinin de bu sosyal çevrede haberdar edildiği bir yaşam.

Fakat şehirlere göç bireyselleşme sürecini hızlandırmıştır. Bireyselleşmeye bugün bile hala özgürleşmenin ileri boyutu olarak güzelleme yapılmaya devam edilmektedir. Bireyselleşmenin insanın irade etmesi, yapabilmesi ve kendi sorumluluğunu üstlenmesi gibi içerimleri üretmesi beklenmektedir. Aslında bu nitelikler Allah (CC) karşısında sorumlu olan bir mü’minin yüklenmesi gereken vasıflardır. Fakat bireyselleşmenin sorumluluktan bağımsızlaşarak işlediği durumlarda iş kuralsız davranışlara ve hesap verilmezliğe doğru (d)evrilmektedir.

Özellikle şehirde yoğunluğun artması, sorumsuz bireyselleşme aidiyet ilişkilerini çözündürdüğü gibi şehirde kontrolsüzlük ve kuralsızlığı birlikte getirdi. Şehirleşme ve bireyselleşmenin sonucunda beklenen şey; insanın bu yükümlülüğü bizzat kendisinin üstlenmesiydi. Aidiyetlerden birer birer uzaklaşan, geleneksel ilişki biçimlerinden azade olan neslin hangi çerçeve ve sınırlar içinde hareket edeceği konusunda doğrusu askıda kaldı. Şimdi daha yaşlılar geleneksel ögelerin bağlayıcılığa ve değerlerine atıfta bulunurken, genç neslin zihinlerinde bunların hiçbir anlamı bulunmamaktadır.

Özellikle iletişim araçlarının yaygınlaşması, küreselleşme ile birlikte sosyal çevrenin olabildiğince genişlemesi bugün dini, kültürel, dilsel vb. aidiyet bağlarını ciddi olarak çözmüş görünmektedir. Bunların yerine ikame edilmeye çalışılan aidiyet bağları ise oluşmamıştır. Bunun sonucu ise karmaşa, ilkesizlik ve kuralsızlıktır.

Tam da bu sebeple gündelik hayatta neyin nasıl yapılacağı ile ilgili bir toplumsal konsensus oluşmamıştır. Eskiden birlik ve davranış ilkelerinin referansı olan dinin giderek bu işlevinin zayıfladığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla toplumda yaşayan insanlar ortalama ilişkilerinde birbirlerinin nasıl davranacaklarını kestirememekte; bu durum insan ilişkilerinde emniyeti zayıflatmaktadır.

Yaşanan olaylar hangi türden olursa olsun insanları bir çerçevede tutacak aidiyete ihtiyacımız bulunmaktadır. Bakalım konsensusu sağlayacak bir dini anlayış inşa edilebilecek mi?