Akıl var, ama eleştirel mi?

İnsanın akla sahip olması, onun eleştirel bir varlık olduğu anlamına gelmez. İnsan düşünebilir, hesaplayabilir, nedenler bulabilir, başkalarının sözlerini çözümleyebilir ve karmaşık meseleler hakkında hüküm verebilir. Bütün bunları yapmasına rağmen kişi, kendisine verilmiş düşünsel sınırların dışına çıkamayabilir. Hatta bazen akıl, özgürlüğün aracı olmak yerine insanın kendi zihinsel hapishanesini daha sağlam kurmasına hizmet edebilir. Bu yüzden asıl mesele aklın bulunup bulunmaması değildir. Mesele, aklın kendisine de yönelip yönelemediğidir.

Eleştirel akıl ile sıradan akıl arasındaki fark burada ortaya çıkar. Akıl bir şeyi anlamaya çalışabilir. Eleştirel akıl ise anlamaya çalıştığı şeyin hangi varsayımlar üzerine kurulduğunu sorar. Akıl sonuç çıkarır. Eleştirel akıl, sonucun nasıl çıkarıldığını sorgular. Akıl bir inancı savunabilir. Eleştirel akıl, o inancı savunma ihtiyacının kendisini de problem haline getirir. Bu nedenle eleştirel düşünce yalnızca bilgiyle ilgili değildir. Aynı zamanda insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliğiyle ilgilidir.

İnsan çoğu zaman düşüncelerini kendisinin seçtiğini zanneder. Düşüncelerimizin önemli bir bölümünün bizden önce kurulmuş bir dünyanın içinden geldiğinin farkında değiliz. Aile, eğitim, din, gelenek, mahalle, siyasal kültür, hatta kullandığımız dil bile neyi düşünmenin mümkün, neyi düşünmenin ayıp veya anlamsız olduğunu bize öğretir. Çocuk dünyaya boş bir zihinle gelmez. Daha önemli olan şey, çocuk dünyayı kendi başına anlamlandıran bir varlık olarak da hayata başlamaz. Ona bir anlam, kimlik ve kültür dünyası verilir. Daha sonra insanın önündeki temel mesele, kendisine verilmiş bu dünyanın içinde yaşamaya devam etmek mi, yoksa onu yeniden düşünmek mi olduğudur.

Burada psikoloji devreye girer. İnsanın kendi düşüncelerini sorgulaması yalnızca entelektüel bir faaliyet değildir. İnsan inançlarını aynı zamanda kendisini korumak için kullanır. Bir düşünce bize güven veriyorsa, onun yanlış olabileceğini kabul etmek kolay değildir. Hele o düşünce ailemizle, geçmişimizle, kimliğimizle ve ait olduğumuz toplulukla birleşmişse, onu sorgulamak zihinsel bir işlem olmaktan çıkar, varoluşsal bir sarsıntıya dönüşür. Bu nedenle bazı insanlar yanlış olduklarını düşündükleri halde düşüncelerinden vazgeçmezler. Yanlış düşüncelerinden vazgeçtikleri takdirde kaybedecekleri şeyin yalnızca bir fikir olmadığını, ait oldukları dünya olacağının çok iyi farkındadırlar.

Eleştirel akıl, bu psikolojik bağımlılığın farkına varabildiği ölçüde özgürleşir. Kendi düşüncesine mesafe koyabilen insan, kendi zihnini kutsamaktan vazgeçer. “Ben böyle düşünüyorum” cümlesinin hemen arkasından “Peki neden böyle düşünüyorum?” sorusunu getirebilir. Daha zor olan soru ise şudur: “Başka türlü düşünseydim, ne kaybederdim?” Bu soru insanı düşüncenin içinden çıkarıp düşüncenin arkasındaki psikolojiye götürür.

Toplumlar da eleştirel aklın gelişmesini her zaman teşvik etmez. Her toplum kendi doğrularını üretir ve zamanla bu doğrular o kadar normalleşir ki insanlar onları doğru oldukları için değil, herkes öyle düşündüğü için benimser. Böyle bir ortamda akıl vardır fakat aklın dolaşabileceği alan sınırlıdır. İnsan istediği kadar muhakeme yapabilir; fakat bazı soruları sormaması gerektiğini biliyorsa, onun muhakemesi daha başlangıçta sınırlandırılmıştır.

Özellikle otoritenin kutsallaştırıldığı kültürlerde bu durum daha açık görülür. Otorite yalnızca siyasal değildir. Baba, hoca, şeyh, öğretmen, imam, üstad, kutub, halife, papa, müceddid, mehdi, cemaat, gelenek, kutsal metin veya toplumsal çoğunluk da otoriteye dönüşebilir. Otoriteye karşı çıkmak ahlaki bir kusur gibi görüldüğünde, akıl yavaş yavaş itaatin hizmetine girer. İnsan düşünür, fakat düşüncesinin sonunda yine kendisinden beklenen yere gelir. Burada ortaya çıkan şey akılsızlık değil, eleştirel olmayan akıldır.

Günümüz insanının çetin bir problemi vardır. Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaşmıştır fakat kendi zihinsel alışkanlıklarımızı sorgulamak aynı ölçüde kolaylaşmamıştır. İnsan bugün binlerce görüş okuyabiliyor ama çoğu zaman yalnızca zaten inandığı görüşleri okumayı tercih ediyor. Farklı düşünceyle karşılaştığında onu anlamaya çalışmak yerine hemen kimlik ve kültür meselesine dönüştürüyor. Böylece bilgi çoğalıyor, fakat zihinsel ufuk genişlemiyor.

Eleştirel akıl ise insanın kendi kesinliğine karşı geliştirdiği entelektüel tevazudur. Bu tevazu cehalet değildir. Tam tersine, bilginin sınırlarını bilmekten doğan bir olgunluktur. Eleştirel insan “Ben haklıyım” diyebilir, fakat “Yanılıyor olabilirim” ihtimalini zihninden tamamen silmez. Eleştirel insan için düşünmek bir sonuca ulaşmak kadar, ulaştığı sonucun geçerliliğini yeniden sınayabilmektir.

Bu nedenle akıl ile özgürlük arasında kendiliğinden bir ilişki yoktur. Özgürleştiren aklın eleştirel, sorgulayıcı ve özerk olması gerekir. İnsan ancak kendi düşüncelerinin de sorgulanabilir olduğunu kabul ettiğinde zihinsel olarak yetişkinleşmeye başlar. Gerçek aydınlanma, insanın başkalarının yanılabileceğini anlamasında değildir. Gerçek aydınlanma, bireyin kendisinin de yanılabilir olduğunu içtenlikle kabul etmesidir.

Akıl bize verilmiş olabilir; fakat eleştirel akıl verilmiş değildir. Onu eğitimle, kuşkuyla, deneyimle, karşılaşmayla ve biraz da kendi egomuzla mücadele ederek kurarız. Eleştirel akıl, bilgiyle, emekle, birikimle kazanılabilecek bir tecrübedir. İnsan olmak düşünmekle başlar, fakat düşüncesini sorgulayabilmekle derinleşir. İnsanın en büyük özgürlüğü, yalnızca kendi kararlarını verebilmesi değil, kendi kararlarını üreten zihni de sorgulayabilmesidir.