Rüzgârın yönünü değiştirdiği o alacakaranlık vakitlerinde, toprağın altında sessizce ilerleyen köklerin nefesini işitmek her kulağa nasip olmaz. Ağır ağır çatlayan kerpicin genzi yakan tozunda, bir ustanın nasırlı parmaklarından dökülen o kusurlu ama can bulmuş kavislerde asırlık bir hafıza yatar. Yarım asırlık bir ahşap tezgâhın üzerine düşen ikindi güneşi, sadece yontulan ağacı değil; o ağacın gövdesinden kopup havada uçuşan talaş zerrelerinin fısıltısını da aydınlatır.
İnsanoğlu, nizamı ekseriyetle dümdüz çizilmiş yollarda, nefesi kesilmiş, omuzları çökmüş adımlarda arama meylindedir. Hakikatin sarsılmaz gövdesinin tek bir yere çakılıp kalmak olduğu sanılır. Oysa ışık, düştüğü yeri belirgin kılarken etrafındaki gölgelerin kuytuluğunu da büyütür.
Sadakati sadece bir masada otuz yıl kımıldamadan durmak zannedenlerin karşısında; gözlerinde uzak iklimlerin fırtınasını taşıyarak o masanın kesildiği ağacın toprağını aramaya çıkanlar da vardır. Çizginin dışına çıkmayı zihnin ziyanı olarak gören kireçlenmiş yargılara inat, o katı hükümleri kâğıda döken mürekkebin asıl cevherini yeraltında inatla kazanlar, toprağın asıl sahipleridir.
Lügatlerin ücra köşelerinde sessizce bekleyen seyyal idrak, tam olarak bu eşikte durur.
Zamanın katı ezberlerine sığmayan, karşılaştığı her engelin etrafından süzülerek kendine yeni yataklar açabilme kudreti taşıyan bu derin kavrayışa, aslında akışkan zekâ demek en doğrusudur. Bu hâl, bir yerde duramama telaşı veya odak kaybı değildir; hakikatin her zerresini başka bir vadide, başka bir renkte ve çizgide arama sancısıdır. Donmuş kalıplara dökülemeyen, döküldüğünde o kabı çatlatan, sızdığı her yeni toprağın şeklini alırken kendi özünden zerre taviz vermeyen ağır bir kütledir.
Birbiriyle konuşan nehirlerin o sessiz yatağına inelim. Bir demircinin kızgın örse vuruşundaki ritimle, dağa yaslanan bir bulutun kavisi arasındaki o görünmez akrabalığı sezebilmek, dümdüz bakanların harcı değildir. O nehrin akışını anlamayanlar, yeryüzünün coşkun sularını kendi dar ve sığ kanallarına dökmeye çalışırlar.
Bu idrak kuraklığının çöktüğü yerlerde daima aşılmaz duvarlar yükselir. Sisli adanın o asırlık salonlarında, toprağın sesine safeleşip kendi yankısına meftun olan yapıların, dipten gelen o sessiz itiraz dalgasıyla nasıl sarsıldığına şahit oluyoruz. Sadece unvanlara, rakamlara ve vadesi dolmuş şablonlara tutunanlar, sokağın o sarsıcı hakikatiyle er ya da geç yüzleşir.
Durağanlık fıtratı yorar. Kendi sınırlarının içine hapsolanlar, yeryüzünün bu görünmez bağlarını okuyamazlar. Günü kurtarma telaşıyla ilkeleri bir pazar yerine, inançları ise bir menfaat tezgâhına çevirenlerin o renksiz dünyası da tam olarak bu körlüğün eseridir. İklim değiştiğinde kökünden kopanlar, rüzgârın yönüne göre savrulmayı bir hüner zannederler; oysa bu, seyyal idrakin asil derinliği değil, bulanık suların sığ bir fırsatçılığıdır. Kendi toprağına yabancılaşanlar, tutundukları hiçbir yeni dalda yaprak yeşertemezler.
Odanın içindeki ağır sessizliğin, dışarıdaki devasa uğultudan daha çok yorduğu o demlerde, insan en çok neyi anlamadığını sorar kendine. Pencerenin pervazında birikmiş bulanık bir yağmur suyuna dalıp gittiğimizde, gökyüzünün gri değil, asırlık bir küskünlüğü giyindiğini fark ederiz. Fırından süzülen taze bir ekmek kokusu veya ıslak asfaltın o monoton sesi arasında yeryüzünün telaşını en kuytu köşeden seyrederken; dursak eksik, gitsek yarım kalacağımız o ıssız araf başlar. Fakat ruhumuzu uyuşturan o ağırlık aslında bir bitişin değil; yepyeni bir yatağa dökülmenin, sessizce başka bir toprağa sızmanın sancısıdır.
Hâlbuki yeryüzüne dağılmak, kökten kopmak anlamına gelmez. Yarım asır evvel rızkı uğruna yabancı iklimlere savrulanları düşünün. Göğsündeki o ana gövdeyi yitirmeden, düştüğü yaban ellerde kendi rengiyle yeşeren tohumlar, seyyal idrakin sessiz yürüyüşçüleridir. Rüzgâr sertleştiğinde dışlayıcı yüzünü hemen gösteren diyarlara; aynı gök kubbe altında nasıl omuz omuza yaşanacağını ağırbaşlı bir vakarla gösterenler de işte bu köklerin filizleridir. Bedenleri yaban ellerde derinlere inerken, kalpleri her daim bu toprağın nabzıyla atan o taze filizler, medeniyetimizin görünmez kalkanlarıdır.
Zamanı, takvim yapraklarındaki gürültülü törenlerle değil; köklerin ne kadar derinleştiğiyle ölçen o sarsılmaz gövdeleri düşünün. Gösterişli tebriklerin, adeta bir borç senedi gibi karşılık bekleyen sahte sunumların uzağında durup; sadece başkalarına yurt olmayı, gölge vermeyi seçerler. Bir ömür boyu başkalarının yükünü omuzlarken kimseye zahmet vermemek için kendi sükûnetine çekilen bu sessiz taşıyıcıların vakarı, bir kibrin değil; hiçbir sevginin bedelsiz sunulmadığına inandırılmış o ağır tecrübenin eseridir. Yeryüzünün o sessiz mimarisini asıl ayakta tutanlar da, bir gün bile alkış beklemeden kendi hakikatini sessizce büyüten işte bu görünmez kahramanlardır.
Coğrafya düz bir pürüzsüzlükten ibaret değildir; dağlar, vadiler, uçurumlar vardır. Hakikat yeryüzünde akarken, statükonun kireçlenmiş duvarlarıyla, vadesi dolmuş şablonlarla ve insan yapımı engellerle karşılaşır. İşte o an akışkan zekâ devreye girer. Nehir, önündeki devasa kayayı delip geçemediğinde yok olmaz; onun etrafından kıvrılır, altından sızar, yeraltına gizlenir ve en nihayetinde başka bir vadiden yeniden fışkırır. Eğilip bükülen hakikatin özü değil, onun o beşerî engelleri aşmak için bulduğu akış yollarıdır.
İşte o devasa yığınların gürültüsü ile asil bir sessizliğin arasında sarsılmaz bir denge kurulur: Kökü toprağa değmeyen hiçbir fırtına kalıcı değildir. Yalanın, sığlığın, kirli manevraların ve tekdüze ezberlerin o sağır edici gürültüsü ufku ne kadar kaplarsa kaplasın; zaman denilen mutlak öğütücü devreye girdiğinde, köksüz olan her kurgu toprağa karışıp erimeye mahkûmdur. Asıl kalıcı olan, rüzgârın aşındıramadığı o ağır, sarsılmaz gerçektir. Uğultu dağılır, taşın omurgası yerinde kalır.
Mimar Sinan, gökyüzüne uzanan o devasa kubbeyi oturturken sadece taşın ağırlığını değil; o taşın altındaki boşluğun, o boşlukta yankılanacak insan sesinin ve asırlar sonra o avluda esecek rüzgârın da hesabını yapmıştı. Çünkü taşı yontmak zanaat, o taştan yarına kalacak bir kubbe örmek vakardır.
İşte aynı ağırbaşlı öngörü, bugün topraktan kopup gökyüzünü yırtan o çelik kanatlarda, sarsılmaz motor seslerinde yeniden vücut buluyor. İster taşa ruh üflensin ister çeliğe; o gövdeler ufka yükseldiğinde, o sesi duyan herkes aynı vakarla başını gökyüzüne kaldırır. Çizgiler, kâğıt üzerinde ne kadar kusursuz görünürse görünsün, esere asıl ruhunu veren şey; dünün kubbesiyle bugünün çeliği arasında kurulan o görünmez bağdır.
Dağılanlar toplayacak.
Yüzyıllara direnen bir medeniyetin o ağırbaşlı vakarı, sadece aynı hizada kımıldamadan duranların omuzlarında yükselmez. Farklı vadilerin suyunu aynı denize taşımak; çizgiden çıkanların, ufku aşanların ve birbirinden koptuğu sanılan gerçekleri yepyeni bir kelimeyle mühürleyenlerin alın teriyle mümkündür.
Gözlerini ufkun ötesine diken o seyyahlardan korkmayın. Onların dağınıklığı, aslında henüz kurulmamış köklü bir nizamın ilk çizimleridir. Suların çekildiği o kuru ve çatlak topraklara, hayatı ancak o dağılan sular götürecektir.