Aksa Tufanı: Tet Saldırısından Gazze’ye Zayıfın Gücünün Stratejik Dönüşümü

24 Mayıs’ta Kan 11 kanalında yayımlanan “Sinvar Kardeşler” programında aktarılan bir tespit, çağımızın direniş mantığını anlamak açısından dikkat çekicidir. Haaretz’in haberine göre, İsrail Cezaevi İdaresi İstihbarat Dairesi eski başkanı emekli subay Betty Lahat, Yahya Sinvar’ın hapishanedeyken Vietnamlı Vietkong’un Amerikan ordusuna karşı yürüttüğü savaşı ve özellikle komünist savaşçıların kazdığı tünel ağlarını dikkatle incelediğini söylemiştir. Sinvar, hapisteyken bu stratejileri yalnızca okumamış, aynı zamanda Hamas üyelerinin de “Tet Saldırısı”nın hikâyesini anlamalarında ısrar etmiştir.

Vietnam Savaşı’nı okurken Yahya Sinvar, bir yenilginin ölü sayısıyla ya da kazanılan toprak miktarıyla ölçülmediğini; asıl ölçünün, zayıf olanın güçlüye olan özgüvenini kırabilme kapasitesi olduğunu fark etti. İşte bu anlayış, 7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı operasyonunda somutlaştı. Nasıl ki 1968’deki Tet Saldırısı, Vietnam’da Amerikan hâkimiyeti efsanesini paramparça ettiyse, Aksa Tufanı da İsrail’in güvenlik efsanesini kendi topraklarında yerle bir etti. Her iki olay da askeri bir çatışmadan ziyade stratejik bir şoktu: beklenmedik, planlı ve psikolojik çöküş yaratmayı hedefleyen bir hamle.

Sinvar, Vietkong deneyimini birebir kopyalamadı; onu Filistin’in özgün koşullarına uyarlayarak yeni bir yerel direniş doktrini geliştirdi. Bu doktrin, Vietnam kurtuluş savaşının taktik zekâsını, İslami mücahidin inanç temelli kararlılığıyla birleştirdi. Gazze’deki tünel ağı, Vietnam’daki Cu Chi tünellerinin Arap versiyonu gibidir. Yerin altından çıkıp vurduktan sonra yeniden kaybolan savaşçı, zayıflığın bir silaha dönüşebileceğinin somut ifadesidir. Bu yöntem, hem askeri sahada dengeyi bozmakta hem de düşmanın psikolojik üstünlüğünü hedef almaktadır.

Bugün Hamas’ın mücadelesi üçüncü yılına girmiş durumda. İki yılı aşkın süredir süren bu mücadele, yalnızca askeri sahada değil, diplomatik ve moral düzlemde de önemli sonuçlar doğurdu. Hamas, ağır bedeller ödeyerek, İsrail’i ve arkasındaki uluslararası destekçileri masaya oturmaya mecbur bıraktı. Bu gelişme, klasik anlamda bir zaferin ötesinde, iradenin ve inancın üstünlüğünü kanıtladı.

Bu mücadelenin arkasındaki en önemli güç, Allah’a iman, ahiret bilinci ve cihat anlayışıdır. Bu inanç, hem savaşan direnişçilerde hem de halkta derin bir dayanıklılık yaratmıştır. Gazze halkı, yıllardır süren ablukaya, saldırılara ve soykırım girişimlerine rağmen hiçbir zaman teslim olmadı. Halk olarak da, yönetim olarak da, askeri yapı olarak da düşmana boyun eğmedi. Bu, modern çağda ahlaki direnişin en somut örneklerinden biridir.

Burada Körfez bölgesindeki tabloya bakmak, farkı daha net gösterir. Körfez ülkelerinin yönetimleri —halklarını tenzih ederek söylemek gerekirse— siyasi iradeden ve bağımsız kişilikten yoksun bir görüntü sergiliyor. Buna karşın, yıllardır abluka altında yaşayan Gazze, bütün imkânsızlıklara rağmen iradesini koruyarak onurlu bir direniş yürütüyor. Bu da bize gösteriyor ki, emperyalizmin ve siyonizmin medeniyeti ne kadar güçlü görünürse görünsün, haklı olan mazlumun boyun eğmemesi zaferin temelidir.

Gazze’nin direnişi, yalnızca İsrail’i değil, onun arkasındaki küresel güçleri de ahlaki ve siyasi bir sorgulamanın merkezine yerleştirdi. Tıpkı Tet Saldırısı’nın ardından dünyanın Vietnam gerçeğiyle yüzleşmesi gibi, Aksa Tufanı da dünyanın İsrail gerçeğiyle yüzleşmesini sağladı. Teknolojik üstünlük, insani meşruiyetin yerini tutamadı; askeri güç, adaletin karşısında uzun süre ayakta kalamadı.

Sonuç olarak, Aksa Tufanı, modern çağın savaş algısını dönüştüren bir stratejik ve moral dönüm noktasıdır. Yahya Sinvar’ın hapiste okuduğu derslerden süzülüp Gazze’nin sokaklarında vücut bulan bu direniş, bir halkın iradesinin imkânsızlıklar karşısında nasıl bir güce dönüşebileceğini gösterdi. Güç sahipleri, artık sadece silahlarıyla değil, haklı bir halkın bilinciyle de sınanıyor. Gazze, bu sınavın adıdır ve bu sınav, insanlığın vicdanında çoktan kazanılmıştır.

Ve o yıkımın ortasında, enkazların arasından sesi duyulan küçük bir kızın sözleri bu gerçeği özetliyordu:
“Allah’a hamdolsun… Allahu Teala bana ikinci kez yaşamayı nasip etti. Yıkıntıların ortasında yeniden filizlenecek bir hayatı görmeyi bana lütfetti. Etrafımda savaş, yıkım ve acı vardı… ama sonunda ateşkes geldi. Hayatta kalabildiğim için, umutların bitmediği bir dünyaya hamdolsun.”

Bu sözler, bütün bir savaşın stratejik anlamını en sade ve en derin haliyle anlatıyordu: güç, silahların değil; yeniden yaşama inancının elindeydi.

Fotoğraf: Ateşkesin ardından, enkazların arasında hayata yeniden tutunan küçük bir kız.