Aksa ümmetin kalbidir

2017 yazında Kudüs’e ayak bastığımız o günleri ne zaman hatırlasam, içimde aynı sızı… Daha havalimanından çıkarken hissetmiştik aslında; bu şehir başka bir şehirdi. Taşları yorgun, sokakları mahzun, gökyüzü bile ağırdı Kudüs’ün. Biz Mescid-i Aksa’yı görmek için gelmiştik ama Rabbim bize sadece bir ziyaret değil, bir direnişe şahitlik etmeyi nasip etmişti. Tam da İsrail’in Mescid-i Aksa’nın kapılarına metal arama dedektörleri koyduğu günlerdeydik. Filistinli kardeşlerimiz bunu kabul etmiyor, “Bu kapılardan boyun eğerek geçmeyiz.” Diyordu ve geçmediler. Binlerce insan, çocuk, yaşlı, kadın, genç… Herkes Aksa’nın kapılarında saf tutuyordu. Namazlarını taşların üstünde kılıyor, dualarını göğe yükseltirken onların arasına karıştık.

İlk gün içimde tarifsiz bir mahcubiyet vardı. Çünkü kitaplardan okuduğumuz, şiirlerden dinlediğimiz Kudüs meğer bir şiir değilmiş; acının tam ortasıymış. Merhum hocam Mehmet Akif İnan’ın mısraları, Nuri Pakdil’in Kudüs’e sevdası zihnimde dolaşıp duruyordu. Ama bazı hakikatleri uzaktan anlayamıyorsunuz. Görmemiz gerekiyor. O gün bunu öğrendim.

Sabah namazını Aslanlı Kapı’nın önünde kıldığımız anı hiç unutamıyorum. İnsanlar sessizdi ama o sessizliğin içinde büyük bir öfke, büyük bir vakar vardı. İsrail polisi uzun namlulu silahlarla etrafımızda dolaşıyor, gençlerin üzerine bağırıyor, zaman zaman sert müdahalelerde bulunuyordu. Ama Filistinlilerin yüzünde korkudan çok teslimiyet vardı. Sanki herkes aynı cümleyi kalbinden geçiriyordu: “Bu mescit bizim onurumuzdur.”

Bir gece yatsı namazından sonra ortalık bir anda karıştı. Kalabalığın içinde insanlar koşmaya başladı. Mermiler, ses bombaları, çığlıklar… O an ilk kez işgalin ne demek olduğunu iliklerimize kadar hissettik. Orada yaşayan insanların her günü böyleydi çünkü. Biz birkaç günlüğüne üzülüp dönecektik ama onlar yıllardır silahların gölgesinde bir hayat sürüyordu. En çok da çocukların gözleri kaldı aklımda. O yaşta bir çocuğun asker görünce irkilmemesi gerekir. Ama Kudüs’te çocuklar büyümüyor, erkenden yük taşıyordu.

Bir Filistinli bize dönüp kırık dökük Türkçesiyle, “Türkiye’den geldiniz, hoş geldiniz.” dediğinde boğazım düğümlenmişti. Oysa hoş gelen biz değildik. Asıl onlar bize direnmeyi, sabretmeyi, izzetli durmayı öğretiyordu. Mescid-i Aksa sadece bir mabed değil. Bir hafıza, bir yara ve aynı zamanda bir umut. Orada secde eden herkes birbirini tanımıyor olabilir ama aynı acının içinde kardeş oluyor. Hepimiz aynı duanın içinde birleşiyorduk.

Döndüğümüzde valizlerimizde hediyeler yoktu belki ama kalbimizde ağır bir emanet vardı. Kudüs artık bizim için haritada bir şehir değildi. Her namazda aklımıza düşen bir sızı olmuştu. Aradan yıllar geçti. Ama ben hâlâ Aksa’nın kapılarında yere serilmiş kartonların üzerinde namaz kılan insanları unutamıyorum. O sıcak taşların üstünde edilen duaları, gözyaşlarını, tekbirleri unutamıyorum.

Şimdilerde ne zaman Kudüs’ün adı geçse, içimden hep aynı cümle yükseliyor: “Orada sadece bir şehri değil, ümmetin kalbini gördük.”