Alışılan iyilik, unutulan vefa

İnsan bazen en ağır yorgunluğu yaptığı iyiliklerin ardından yaşar. Çünkü sürekli tekrar edilen her fedakârlık, bir süre sonra kıymeti bilinen bir lütuf olmaktan çıkar; alışılmış bir düzene dönüşür. İlk zamanlarda teşekkür edilen emekler, zaman geçtikçe beklenen bir sorumluluk hâline gelir. Ve ne acıdır ki insan, yıllarca yaptığı iyiliklerle değil; bir gün yapamadığı şeyle yargılanır.

İşte insan ilişkilerinin en sessiz kırılmalarından biri burada başlar: Alışılan iyilikler unutulan vefalara dönüşür.

Oysa vefa, sadece zor günde hatırlamak değildir. Vefa; sürekli yanında olanın kıymetini, yokluğunu yaşamadan bilmektir. Çünkü insan nefsi, devam eden nimeti sıradanlaştırmaya meyillidir. Her gün açan güneşi fark etmeyen insan gibi, sürekli iyilik gördüğü kişiyi de zamanla “zaten yapması gerekeni yapan biri” olarak görmeye başlar.

Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de insanın bu yönünü şöyle haber verir:

“İnsan gerçekten çok nankördür.” (İbrahim Suresi, 34)

Nankörlük sadece nimeti inkâr etmek değildir. Sürekli yapılan iyiliği değersiz görmek de bir nankörlüktür. Nice insanlar vardır ki yıllarca kendileri için koşturan bir dostun, bir eşin, bir kardeşin yüzlerce fedakârlığını unutur; sadece bir eksikliği büyütür. Çünkü alışılan iyilik artık onların gözünde iyilik değil, yerine getirilmesi gereken bir görevdir.

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurur:

“İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.” (Tirmizî, Birr, 35)

Teşekkür etmeyi unutan kalpler, zamanla vefayı da unutur. Sürekli affedilen hata normalleşir, sürekli verilen destek sıradanlaşır, sürekli gösterilen anlayış görünmez hâle gelir. Ve bir gün o iyilik aksadığında, yıllarca fedakârlık yapan insan suçlu durumuna düşer.

Bir gün aramazsınız, “değiştin” derler. Bir gün yetişemezsiniz, “bizi unuttun” derler. Bir kez kendinizi öncelediğinizde, yıllarca verdiğiniz emeği yok sayarlar.

Çünkü bazı insanlar yapılan yüz iyiliği değil, yapılmayan bir şeyi hatırlar.

İşte bu yüzden iyilik kadar, iyiliğin ölçüsü de önemlidir. Zira sınırsız fedakârlık çoğu zaman şükrü değil, alışkanlığı büyütür. İnsan sürekli ulaşılabilir olduğunda değeri değil, yokluğu fark edilir hâle gelir.

Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyurur:

“Elini boynuna bağlayıp cimri olma; büsbütün de açıp saçma. Sonra kınanır ve çaresiz kalırsın.” (İsrâ Suresi, 29)

Bu ayet sadece malı değil; sevgiyi, emeği, ilgiyi ve fedakârlığı da ölçülü yaşamayı öğretir. Çünkü kendini tamamen tüketen insan, gün gelir ayakta kalamaz. Ve en acısı da şudur: İnsanlar çoğu zaman senin yıllarca nasıl yorulduğunu değil, son kez neden yetişemediğini konuşur.

Hz. Ali (ra)’nin şu sözü ne kadar düşündürücüdür:

“İyiliği hak etmeyene vermek, iyiliğe zulmetmektir.”

Elbette insan iyilikten vazgeçmemelidir. Mümin, merhamet sahibidir. Yardım eder, destek olur, affeder. Fakat bütün bunları kendini yok ederek değil, Allah rızasını gözeterek yapmalıdır. Çünkü insanları memnun etmenin sonu yoktur. Bugün seni övenler, yarın senden bir şey eksildiğinde en ağır sitemi edenler olabilir.

Asıl mesele insanların alkışını kazanmak değil, Allah katında samimi kalabilmektir.

Unutulmamalıdır ki: En çok yorulan insanlar, en çok fedakârlık yapanlardır. Ve en çok kırılanlar da çoğu zaman sessizce iyilik edenlerdir.

Bu yüzden insan, iyilik yaparken vefayı unutmayan insanlarla yürümeli; kendini tüketen değil, kıymeti bilinen bir merhametin sahibi olmalıdır.

Çünkü bazı kalpler iyiliği emanet bilir, bazıları ise alışkanlık…