ALLAH’IN VARLIĞININ AKLÎ DELİLLERİ- 4

Allahü Teâlâ’nın varlığı meselesi, mahiyeti itibariyle; duyuların sınırlarını aştığı yani metafizik bir konu olduğu için, bilimsel deney ve gözlemin dar çerçevesine sığmaz.
İnsanın; doğrudan gözlemleyemediği hâlde, varlığını tereddütsüz olarak kabul ettiği pek çok gerçek vardır. Adalet, vicdan, bilinç, matematiksel doğrular ve mantık ilkeleri bunlardan birkaçıdır. Hiç kimse adaleti bir terazide tartmaya, vicdanı bir laboratuvarda incelemeye yahut mantık kurallarını fiziksel bir nesne gibi gözlemlemeye çalışmaz. Buna rağmen insan aklı, bunların varlığını apaçık bir hakikat olarak kabul eder.
Allahü Teâlâ’nın varlığına dair aklî deliller, evrenseldir. Bu deliller, belirli bir milletin, coğrafyanın veya çağın ürünü değildir. Aksine insan aklının, müşterek hakikat arayışının birer kıymetli ürünleridir. İnsan; hem kendi nefsinde hem de dış dünyada müşahede ettiği azameti, sanat ve düzeni zihninde muhakeme ettiğinde, elinde olmadan Yaradan’ı merak edip düşünmeye başlar.
Bilimsel gelişmelerin ilerlemesiyle birlikte Allahü Teâlâ’nın varlığının aklî delilleri, yeni ufuklar kazanmış; özellikle kozmoloji, fizik ve biyoloji alanlarında ortaya çıkan bulgular, kâinatın sırları üzerine yapılan tefekkürü daha da derinleştirmiştir. Evrenin hassas dengeler üzerinde kurulmuş olması, fizik sabitlerinin son derece ince ayarlanmış olması ve hayatın ortaya çıkmasına imkân veren şartların hayret uyandırıcı uyumu, insanı ister istemez varlığın ardındaki hikmet üzerinde düşünmeye sevk etmektedir.
Canlı varlıkların en ince ayrıntısına kadar bütün özellikleri çekirdeklerinde kodlanmış durumdadır. Nasıl ki bir bilgisayar programının bilinçli bir programcı olmaksızın meydana geldiği düşünülemezse, yüksek derecede organize olmuş bilgi ihtiva eden canlı çekirdeklerinin bilinçsiz ve gayesiz süreçlerin sonucu olduğunu ileri sürmek, elbette akıl kârı değildir.
Günlük hayatımızda da eser ile müessir arasında tabiî bir ilişki kurarız. Görkemli bir saray gördüğümüzde, onun bir mimarı bulunduğunu, düzenli bir ordunun bir komutan tarafından sevk ve idare edildiğini yahut karmaşık bir makinenin bir tasarımcısı olduğunu tereddütsüz kabul ederiz. Buna göre son derece hassas dengeler üzerine kurulmuş bulunan bu muazzam kâinatın da bir Yaratıcıyı göstermesi, aklî muhakemenin tabiî ve kaçınılmaz bir sonucudur.
En eski zamanlardan beri ilim sahipleri, Allah’ın varlığını akıl yoluyla temellendirmeye çalışmışlardır. İslâm âlimleri ise, bu delilleri daha sistemli ve derinlikli bir zemine taşımıştır. İmam-ı Ebû Hanîfe ve İmam Mâtürîdî gibi bazı âlimler, -vahyin rehberliğinden mahrum kalsa dahi- ön yargılardan arınmış bir aklın, sahih bir muhakemeyle Yaradan’ın varlığına ve birliğine ulaşabileceğini savunmuşlardır.
Bununla birlikte İslâm’da Allah’a iman; yalnızca zihnin verdiği kuru bir hükümden ibaret değildir. İnsan, bazen aklıyla bir hakikati tasdik ettiği hâlde kibir, menfaat, alışkanlık veya nefsani arzular sebebiyle onu inkâr edebilmektedir. Dolayısıyla iman; aklın, kalbin ve iradenin birlikte iştirak ettiği derin ve bütüncül bir yöneliştir.
Eğer Allahuteala’nın varlığı, herkes tarafından inkârı mümkün olmayan şekilde bilinseydi, imanın taşıdığı tercih ve sorumluluk değeri büyük ölçüde ortadan kalkacak; insanın özgür iradesi ve ahlâkî imtihanı da anlamının önemli bir kısmını yitirecekti.
Öte yandan insanın metafizik olana yönelme eğilimi, iyiyi ve kötüyü ayırt edebilmesi, adalet duygusuna sahip olması ve hakikati araştırma arzusu da üzerinde düşünülmesi gereken hususlardır. İnsan, yalnızca maddeden ibaret olsaydı, ahlâkî değerlerin kaynağını açıklamak oldukça güç olurdu. Dolayısıyla vicdanda yer alan doğruluk, adalet ve merhamet gibi değerler, aşkın ve müteâl bir gücün varlığının işaretleridir.
Bu aklî deliller, hakikatin iki farklı yüzü olan akıl ile dinin birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu göstermektedir. Bilim, evrenin nasıl işlediğini açıklamaya çalışırken; evrenin niçin var olduğunu ve insanın bu müthiş düzen içerisindeki yerinin neresi olduğunu ise, din belirlemektedir.
Binaenaleyh akıl, dinin rakibi değil; dinin işaret ettiği hakikatleri anlamaya yardımcı olan bir rehberdir. Bunun için Kuran-ı kerim, insanı sürekli düşünüp tefekkür etmeye davet etmektedir…
(Devamı haftaya…)