"Ama"dan önceki her şey yalandır

Duyduğunuz an, kaslarınız sizi ele verir. Cümle henüz bitmemiştir, söylenecek şey havada asılı durmaktadır; bedeniniz ise o yaklaşan kırılmayı çoktan bilmektedir. Omuzlar içgüdüsel olarak içe çöker, nefes yarı yolda donar, gözler karşıdakinin yüzünde o ince kasılmayı arar. Zihin daha harfleri yan yana getirip içeriği işlemeden, ses tonu o ağır haberi çoktan bedene zerk etmiştir.

Sonra o beklenen kelime gelir ve bütün bir yeryüzü sarsılır.

Hastanenin o uzun, beyaz koridorunda beklediğinizi düşünün. Doktor odadan çıkıyor ve dudaklarını araladığında odanın bütün sesi bir anda kayboluyor: "Sonuçlarınız genel olarak iyi görünüyor..." Bir an, o cümlenin sıcaklığına tutunmak istiyorsunuz. Ancak bedeniniz çoktan biliyor. Çünkü doktor durmadı, cümle bitmedi. Ve o küçük, üç harflik kelime dudaklardan döküldüğünde, "iyi görünüyor"un bütün ağırlığı yere çöküp dağılıyor.

Siz de fark ettiniz mi o kelimenin dudaktan dökülmeden hemen önceki tekinsiz sessizliğini? Yıllar evvel, mesleğin ilk basamaklarında, inandığım bir hakikati sonuna kadar savunduğumda karşımdaki o koca adamın gözlerini kaçırarak söylediği cümleyi hiç unutmam: "Haklısın, kalemin çok dürüst... ama devir o devir değil." O gün, dürüstlüğün kefeninin o üç harften biçildiğini kendi omuzlarımda hissetmiştim.

Toprağın hafızasında saklanan kadim bir rivayet vardır. Kuraklığın ve acımasız rüzgârların dövdüğü ıssız bir vadiye, yaşlı bir taş ustası kervanlar kana kana içsin diye devasa bir kuyu ve serin bir avlu inşa eder. Aylarca kan ter içinde mermerleri yontar, suyu yüzeye çıkarır. Şehrin kudretli hükümdarı teftişe gelir. Suyun berraklığına bakar, ustanın omzuna elini koyar ve o görkemli nutkunu atar: "Ellerine sağlık, bu vadiye hayat verdin. Yeryüzündeki hiçbir yolcu artık burada susuzluktan ölmeyecek..."

Ustanın çatlamış dudaklarında gururlu bir tebessüm belirirken, hükümdar cümlesine zehirli düğümü atar: “…ama suyu çekecek o çarkın anahtarı sadece benim muhafızlarımda kalacak.”

O anda suyun serinliği buharlaşır. Ustanın aylarca yonttuğu ağır taşlar, rüzgârdan değil, o üç harflik kelimenin ağırlığından çatlar. Çünkü o yapı artık bir vaha değil, bir tahakküm anıtıdır. Taşın hafızası, başı okşayan yeminleri değil; boğaza geçirilen zinciri kaydeder.

Dil, zihnin barikatlar kurduğu, cepheler açtığı bir savaş alanıdır. İnsan asıl niyetini örtbas etmek istediğinde kelimeleri ipek gibi dokur. Oysa cümlenin sonuna iliştirilen tek bir ses, o ipeği bir anda yırtıp atar. Düşünce dünyamızda bu amansız iptalin çok net bir kuralı işler: Nesih. Sonra gelen, önce geleni tamamen siler ve tarihin dışına iter. Bir niyetin, bir karakterin asıl duruşu başta değil, bitişte belli olur.

Kulağınızı bu kelimeye alıştırdığınızda yıkıcı yankısını her yerde duyarsınız:

  • "Seni çok seviyorum, ama..."
  • "Birlikte çok güzel zaman geçiriyoruz, ama..."
  • "Emeğinize ve liyakatinize büyük saygı duyuyoruz, ama..."
  • "Toplumsal refah ve adalet en büyük gayemizdir, ama..."
  • "İfade özgürlüğüne inanıyoruz, ama..."

O küçük kelimeden sonra gelen her açıklama, önce söylenen bütün o görkemli sözleri tek hamlede devreden çıkarır. Sevgi, sadakat, liyakat, adalet; insanlığın binlerce yılda tuğla tuğla ördüğü büyük kelimelerin ardına saklanılır. Sonra o üç harf gelir ve gerçek, bütün çıplaklığıyla sahneye çıkar.

Büyük sözlerin arkasına saklanılan o sahte zeminleri çıplak gözle görebilmek için, iki gerçeğin arasına sızan uyuşturucu mazeretleri aradan çekmek gerekir. Geriye sadece eylemlerin sarsıcı tezatı kalır.

Uluslararası bir heyet öğle saatlerinde kameraların karşısına geçip "Bölgedeki sivil kayıpların önlenmesi bizim için tartışılmaz bir kırmızı çizgidir" der. Aynı devletin savaş uçakları gece yarısı sivil yerleşimleri vurur. Birleşmiş Milletler kürsüsünde "İnsani yardımların kesintisiz ulaşımı uluslararası hukukun teminatı altındadır" beyanı verilir. Daha yeni, Mayıs ayının ortasında, Akdeniz’in açık sularında Sumud filosunun sivil gemilerine silahlı baskın yapıldığı saat 06.00 olarak kaydedilir.

Bu olguları yan yana koyduğunuzda aradaki devasa boşluk, insanın yüzüne çarpan dondurucu bir rüzgârdır. O komutada da kocaman bir "ama" saklıdır: İnsani yardıma saygı, ama abluka...

Bu kelimeyi gereği gibi duymayı öğrenmek, dünyanın en ağır okumalarından biridir. Çünkü önce o büyük vaatlere inanmanız gerekir. Yanılmak ve sarsılmak, bu okumayı mümkün kılan bedeldir. O bedeli ödeyenler artık kolay kolay yanıltılamaz. Büyük kelimeler değil, eylemler konuşur. Bir cümlenin başı değil, sonu bağlayıcıdır.

Bir dahaki sefere, o görkemli cümleler başladığında acele etmeyin. Sadece bekleyin.

Çünkü o cümle henüz bitmedi. Asıl gerçekler, “ama”dan sonra başlar. 19 Mayıs’ın gençliğe emanet ettiği o büyük umut ve irade, “ama”ların gölgesinde değil, bükülmez bir haysiyette tecelli etmelidir. Çünkü hakikat, kelimelerin zarafetinde değil, cümlenin bittiği yerdeki o bükülmez haysiyette gizlidir.