''Seyahat Ya Resulallah!''

Gördüğü bir rüya ile hayallerinin peşinden giden, Osmanlı devrinin büyük gezgini Evliya Çelebi''nin bugün doğumunun 404.yıldönümü.

ÖZLEM DOĞAN

17. yüzyılın tanınmış gezginlerinden Evliya Çelebi, 25 Mart 1611'de İstanbul'da doğdu. Babası Derviş Mehmet Zıllu00ee, Topkapı Sarayı'nın başkuyumcusu idi. On yaşındayken Şeyhülislam Hamit Efendi'den dersler almaya başladı. Kur'an'ı hatim ettiğinde artık ona Küçük Hafız diyorlardı. Çeşitli sınavlardan geçerek Enderun'a katılan Evliya Çelebi, bir ramazan gecesi Ayasofya'da okuduğu Kur'an neticesinde dönemin padişahı IV. Murat'ın ilgisini çekti ve saraya alındı. Güzel sesiyle Topkapı Sarayı'nın müezzinliğini yapıyordu. İyi bir hattat ve musu00eeki bilgini olan Çelebi, Arapça ve Farsça biliyordu. Rum kuyumcu Simyon'dan Rum'ca öğrenirken karşılığında Arapça öğretti. Konuşabileceği kadar Latince'yi de öğrenen Evliya Çelebi, gezip gördüğü şehrin insanlarının dillerini de bir gezginin işine yarayacak kadar öğrenmiş ve Seyahatname'de bu dillerden örnekler vermiştir.

Bir rüya ve Seyahatname'ye uzanan yolculuk

"Babamın annemin ve kardeşlerimin etkisinden kurtulmak için daha kapsamlı geziler yapmak istediğim zaman IV. Murat dönemine rastlar. Bütün dünyayı kapsayan bir seyahat planı oluşturarak, Allah'tan bedenime sağlık ve ruhuma iman vermesini diledim. Dervişlerin sohbetlerini izledim ve yeryüzünün yedi iklim ve dört bucağının hikayesini duyduğumda, dünyayı görmek için daha da sabırsızlandım. İstanbul'dan Kasımpaşa varoşlarına geçtim ve rüyalar tabircisi İbrahim Efendi'ye rüyamı danıştım. Ondan büyük bir gezgin olacağıma, Peygamberin şefaatiyle bütün dünyayı gezip cennete kabul edilerek görevimi tamamlayacağıma ilişkin rahatlatıcı haberler aldım."

Evliya Çelebi bir gün hayatını değiştirecek bu rüyasını tüm teferruatıyla Seyahatname'nin giriş kısmına yazdı. Rüyasında Peygamber Efendimizi Ahi Çelebi Camii'nde gören Evliya Çelebi, Efendimizin huzurunda heyecandan; "Şefaat Ya Resulallah!" diyeceğine, "Seyahat Ya Resulallah!" diyerek Seyahatname'yi yazacağı o engin yolculuğuna 1630 yılında başlamış oldu. Önce İstanbul'u karış karış gezdi. Kenar semtlerdeki kahvehanelerden pazar yerlerine kadar her şeyi ve her hadiseyi gözlemledi. Dersaadet'teki yolculuk sona erdikten sonra Anadolu'ya doğru yola çıktı. İzmit ve Bursa'dan geçerek Karadeniz'e vardı. Büyük kaşif içindeki seyyahın dinmek bilmez keşif isteğiyle Kırım'a gitti. Melek Ahmet Paşa sadrazam olunca Rumeli'ye birlikte gittiler. Gümülcine, Sofya ve Arnavutluk'ta Çelebi'nin karış karış gezdiği topraklar arasına dahil oldu. Seyahatlerinde gördüklerini bir bir sayfalara kaydediyordu. Gezdiği ülkelerin siyasi durumu, tattığı farklı yemek çeşitleri, halkın bağlı bulunduğu adet ve alışkanlıklarını gözlemledi ve on ciltlik Seyahatname adlı muazzam eser böylece ortaya çıktı.

Elli bir yıl yedi iklim seyahat

Rum, Arap ve Acem'de, İsveç, Çek ve Leh'de elli bir yıl boyunca yedi iklim on sekiz padişahlık yeri gezip, Kafkaslar, Irak, Kırım, Anadolu, Filistin, Arabistan, Suriye, Yunanistan, Mısır, Bosna Hersek, Makedonya, Arnavutluk, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan ve Moldova'yı dolaştı. Bazen elçi olarak bazen de bir seyyah merakıyla Osmanlı'nın komşularını dolaşan Evliya Çelebi, gezdiği bunca yeri İstanbul'la kıyasladığında Payitaht şehrinin cazibesinin hiçbir şehirde olmadığını ifade etmiştir. Güzel ve sadece bir Türkçe'yle yazdığı Seyahatname dil, tarih, edebiyat, halk bilimi, topografya, tasavvuf tarihi ve birçok alandaki araştırmacılar için muazzam bir kaynaktır.

Seyyah-ı alem Evliya Çelebi

1685 yılında yeri kesin olmamakla birlikte Mısır'da hayata veda ettiği bilinen Evliya Çelebi, Osmanlı'nın bize kazandırdığı en önemli şahsiyetlerden biri olarak tarihimizdeki yerini aldı. 17.yüzyılın en seçkin seyyahlarından olan Evliya Çelebi'nin Seyahatname'si hala günümüzde birçok konuya ışık tutmaya devam ediyor.

Seyahatname'den Viyana'da bir hastanın ameliyatı Viyana'da bir hastanın şakağına mermi girmişti. Kefereyi (kafiri) dört ayaklı ipekli bir sedir üzerine yatırdılar. Başı Adana kabağı, burnu Mora patlıcanı gibi şişmişti. Hekimbaşı cümle kefereleri dışarı koyup mecruha (yaralıya) hemen safran gibi bir su içirip onu kendinden geçirdi. Doktor ve yardımcısı bu mermiyi çıkarmak için ameliyata başladılar. Ben de izin istedim ve sessizce onları izledim. Doktor önceliku00adle hastanın alnının ortasından başlamak üzere baştaki deriyi iki tarafa doğru soydu. Ardından başının yan tarafından bir delik açtı. Sonra bir demir parçasıyla kafatasını kaktırarak ayırdı. Kafatasının tam ortası keserin dişleri gibi birbirine geçu00admiş olduğu için tam ortadan ikiye bölündü. Ben hastaya dau00adha yakından bakmak için yaklaştım, bu arada mendille ağzıu00admı kapattım. Doktor bana niçin ağzını bu şekilde kapattın deu00adyince: "Belki hapşırırım ve hastaya zarar verebilirim" deyinu00adce Doktor: "Aferin. Sen bu ilimle meşgul olsan kamil üstad cerrah olurdun" dedi. Ardından doku00adtor kurşunu çıkardı, kurşunun yerini de bir süngerle temizleu00addi. Sonra da kemikleri eskisi gibi birleştirdi. Deriyi de kapattı. Ardından yüzlerce iri at karıncası getirdiler. Doktor karıncaları tek tek derinin bitiştiği yerlere yaklaştırıyordu. Karınca bu biu00adtişen deriyi ısırır ısırmaz, doktor karıncayı belinden kesiyordu. Böylece deriyi baştan başa kapattılar. Birkaç hafta sonra adam iyileşti, karınca parçaları da kendiliğinden döküldü.