Anlaşamadığımız zaman, duygular, Düşünceler ve davranışlar neye dönüşür?

İnsan, anlaşılmak ister. Ruhunun duyulmasını, kalbinin görülmesini ister. Ancak en çok anlaşamadığımız yerlerde kim olduğumuz ortaya çıkar

Bir eşle, bir çocukla, bir dostla, bir meslektaşla…

Anlaşamadığımız da yalnızca fikirler çatışmaz. Duygular kabarır, düşünceler sertleşir ve davranışlarımız değişir.

Peki O Anlarda İçimizde Ne Olur?

Anlaşılmadığımızı hissettiğimizde ilk dönüşen şey duygularımızdır. Kırgınlık, yerini öfkeye bırakabilir. Hayal kırıklığı, değersizlik hissine dönüşebilir.

Endişe, kontrol etme ihtiyacına evrilebilir. Aslında çoğu zaman bağıran öfke değildir, duyulmayan kalptir.

Duygular yoğunlaştıkça düşünceler de şekil değiştirir.

“Beni anlamıyor” düşüncesi kısa sürede “Hiçbir zaman anlamayacak” inancına dönüşür.

Bir anlık kırgınlık, kalıcı bir etiket halini alır.

Zihin genelleme yapar, büyütür, kesinleştirir. Ve sonra davranışlarımız değişir.

Ya saldırırız.

Ya susarız.

Ya mesafe koyarız.

Ya da kontrol etmeye çalışırız.

İletişim kopar. Bağ zedelenir. Sorun çözülmez. Sadece biçim değiştirir. Oysa anlaşmazlık bir tehlike değil, bir eşiktir.

İlişkiler tam da o eşikte olgunlaşır. Çünkü anlaşamadığımız anlar, aslında en kırılgan olduğumuz anlardır. Savunmaya geçtiğimiz, kendimizi korumaya çalıştığımız anlardır.

Bir ebeveyn çocuğuyla anlaşamadığında, çoğu zaman mesele ödev değildir. Yetersiz kalma korkusudur.

Bir eş tartıştığında, konu çoğu zaman dağınık oda değildir. Değer görmeme hissidir.

Bir dost kırıldığında, mesele geç kalmak değildir. Önemsenmeme duygusudur.

Yani anlaşmazlıkların yüzeyi davranıştır. Derini ise duygudur.

Sorun, anlaşamamak değildir. Sorun, anlaşamadığımızda içimizde olanı fark edememektir.

Eğer o an durup kendimize sorabilirsek, “Şu an ne hissediyorum?

Bu his bana ne söylüyor? Ben aslında neye ihtiyaç duyuyorum?”

İşte o zaman dönüşüm başlar. Çünkü fark edilmeyen duygu, sert davranışa dönüşür.

İfade edilmeyen ihtiyaç, kontrol çabasına dönüşür. Anlaşılmama korkusu, uzaklaşmaya dönüşür. Oysa duygu görülürse yumuşar. Düşünce sorgulanırsa esner.

Davranış bilinçle seçilirse ilişki güçlenir.

Anlaşamadığımız anlar, bizi iki yoldan birine götürür:

Ya haklı çıkmaya çalışırız ya da anlamaya. Haklı olmak kısa vadede egoyu besler.

Anlamak ise uzun vadede ilişkiyi büyütür.

Belki de Mesele Şudur:

Karşımızdakini değiştirmeden önce, içimizde neyin tetiklendiğini görebilmek.

Çünkü çoğu zaman karşımızdakiyle değil, kendi geçmişimizle tartışırız.

Duyulmamış yanlarımızla, görülmemiş ihtiyaçlarımızla, kapanmamış yaralarımızla…

Anlaşmak her zaman mümkün olmayabilir. Ama saygıyla kalabilmek mümkündür.

Duyguyu incitmeden ifade etmek mümkündür. Sınır koyarken bağı koparmamak mümkündür.

İlişkiler mükemmel uyumla değil, bilinçli onarımla güçlenir.

Anlaşamadığımız zaman duygularımız ya duvara çarpar ya da köprü olur.

Düşüncelerimiz ya hüküm verir ya da merak eder. Davranışlarımız ya uzaklaştırır ya da yakınlaştırır. Seçim her zaman kolay değildir. Ama mümkündür.

Çünkü anlaşmazlık, ilişkinin sonu değil, derinleşme ihtimalidir.

Bir eşle, bir çocukla, bir anneyle, bir dostla…

Anlaşamadığımız da sadece fikirler çatışmaz. İçimizde saklı duygular harekete geçer. Eski yaralar konuşmaya başlar. Nefsimiz savunmaya geçer.

Ve o anlarda duygular dönüşür.

Kırgınlık öfkeye.

Öfke sertliğe.

Sertlik mesafeye dönüşür.

Oysa çoğu zaman bağıran ses değil, incinmiş kalptir.

Anlaşılmadığımızı hissettiğimizde içimizde bir eksilme olur. Değer görmediğimizi düşünürüz. Zihin hemen hüküm verir:

“Beni hiç anlamıyor.”

“Zaten hep böyle.”

“Değişmeyecek.”

Düşünce katılaştıkça davranış da sertleşir.

Ya yükseliriz.

Ya susarız.

Ya içimize kapanırız.

Ya da kontrol etmeye çalışırız.

Oysa her anlaşmazlık, aslında bir fırsattır. Nefsimizi değil, kalbimizi seçme fırsatı.

Manevî açıdan bakıldığında anlaşmazlık bir ayna gibidir. Karşımızdakini değil, kendimizi gösterir.

Bizi en çok öfkelendiren şey, çoğu zaman karşı tarafın sözleri değil, içimizdeki hassas noktalardır.

Bizi en çok yaralayan şey, olayın kendisi değil, geçmişte kapanmamış bir duygudur.

Belki de bu yüzden anlaşamadığımız anlar bir terbiyedir.

Sabra çağrıdır.

Nefsi tutma davetidir.

Çünkü insan, en çok haklı olduğu anda kalbini kaybetme riski taşır.

Haklı olmak kolaydır. Merhametli kalmak zordur.

Çünkü kalp kırarak kazanılan hiçbir haklılık, insanı büyütmez.
İnsanı büyüten şey, incinmişken incitmemeyi seçebilmektir.