İnsanoğlu, dünyayı anlamlandırırken ve bilmediği şeyleri kavramaya çalışırken her zaman tanıdık unsurlardan destek alır. Edebiyatta bu zihinsel refleksin en estetik ve en eski karşılığı "teşbih" yani "benzetme" sanatıdır. Teşbih, aralarında nitelik yönünden ortaklık ya da benzerlik bulunan iki şeyden, zayıf olan unsuru güçlü olana yaklaştırma, onun özellikleriyle anlatma sanatıdır. Anlatımı kuvvetlendirmek, soyut kavramları somutlaştırmak ve okuyucunun hayal dünyasında kalıcı izler bırakmak için başvurulan en temel yöntemlerden biridir. İyi kurulmuş bir benzetme, sıradan bir cümleyi bir sanat eserine dönüştürebilir.
Klasik bir teşbih sanatının tam olarak vücut bulabilmesi için dört temel unsurun bir araya gelmesi gerekir. Bunlar: "benzeyen" (nitelikçe zayıf olan), "kendisine benzetilen" (nitelikçe güçlü olan), "benzetme yönü" (iki unsur arasındaki ortak özellik) ve "benzetme edatı"dır (gibi, kadar, sanki vb.). Örneğin, "Kutu gibi küçük bir evde yaşıyordu" cümlesini incelediğimizde; ev "benzeyen", kutu "kendisine benzetilen", küçük olmak "benzetme yönü" ve gibi ise "benzetme edatı"dır. Ancak her benzetmede bu dört unsurun bulunması şart değildir. Sadece benzeyen ve kendisine benzetilenle yapılan, edat ve yönün söylenmediği yalın benzetmelere "teşbihibeliğ" (güzel benzetme) denir. "Kömür gözler" veya "zeytin gözler" ifadesi buna en güzel örnektir.
Teşbih, edebi eserlerin dokusunu zenginleştiren hayati bir damardır. Soyut hisleri, karmaşık düşünceleri okuyucunun gözünde canlandırılabilir hale getirir. Bir savaşçının cesaretini doğrudan anlatmak yerine onu bir "aslan" gibi betimlemek, okuyucunun zihninde o cesaretin büyüklüğüne dair anında görsel bir algı oluşturur. Türk edebiyatının sözlü döneminden günümüze kadar, halk ozanlarından modern şairlere kadar herkes teşbihin gücünden yararlanmıştır. Dilin anlatım olanaklarını genişleten bu sanat, kelimelerin monotonluğunu kırar. Okuyucuya tanıdık pencereler açarak, onun anlatılan olayı ya da duyguyu daha derinden, adeta hissederek yaşamasını sağlar.