Asbest vakasındaki abeslikler\u2026

0

Ankara Maltepe'de Cumhuriyetin ilk sanayi tesislerinden olan ve 1929 yılında inşa edilen, "endüstri mirası" Havagazı Fabrikasının yıkımı ile ilgili tartışmalar yeni gibi gözükse de yıkım tartışmaları 1990'lı yıllara kadar geri gidiyor. Ankara'ya yaklaşık 65-70 yıl boyunca hizmet veren ve doğalgazın gelmesi ile devre dışı bırakılan Havagazı Fabrikası, 1990 yılında "İş Merkezi" yapılmak amacıyla yıkım kararı alınarak yıkılmaya başlanmış. Ancak TMMOB Mimarlar Odası, 23.10.1990 tarihinde taşınmaz kültür varlığı olarak tescil edilmesi için Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kuruluna başvurmuş. Yapı ve içinde bulunduğu parsel Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 19.03.1991 ve 1679 sayılı kararı ile taşınmaz kültür varlığı olarak tescil edilmiştir. Bu tescil ve tescilin iptaline ilişkin karşılıklı mücadele son olarak 2006 yılında Ankara Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulunun verdiği kararla iptal edilmiştir. Yani 10 yıllık sürecin sonunda gelinen nokta Havagazı Fabrikasının kültür mirası olmadığı yönündedir!

Gelelim bugüne… Yapının büyük kısmı zaten yıkılmış durumda. Kalan kısımla ilgili asbest iddiaları ve bu iddialara verilen cevaplar kamuoyunda, daha ziyade de günün önemli kısmını o civarda geçiren vatandaşlarda huzursuzluk ve endişe oluşturdu. Yapının lokasyonuna baktığımızda çevresinde Türkiye'nin en büyük Adliye Binalarından olan Adalet Sarayı, Üniversite yerleşkeleri, çeşitli okullar ve yüzlerce işyeri ve kamu binaları var. Çevrede gün içerisindeki nüfus hareketi 1 milyon civarında. Eğer ortada ciddi bir sağlık sorunu varsa –ki, iddialar olduğu yönünde- bu Ankaradaki yaklaşık beş kişiden birini ilgilendiriyor. Bu oran o civara uğrayan değişken nüfus hareketi göz önüne alındığında daha da artıyor. Maalesef böyle ciddi bir halk sağlığı konusunda başta Çevre Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve özellikle de Türkiye Halk Sağlığı Kurumu olmak üzere yetkili ve sorumlu kurumlardan herhangi bir açıklama da yapılmıyor.

İddiayı ortaya atanlara göre toplamda 350 ton asbest barındıran yapının civarından alınan numunelerde tespit edilen oran en düşük %20 civarında. Bu oran %40'a kadar çıkıyor. Yıkım bu şekilde devam ederse 500 metre ile 3 km arasında değişen bir alanın asbest zararına maruz kalacağı vurgulanıyor. Bu, gerçekten ciddiye alınması gereken bir iddia. En azından ilgili kuruluşların çalışmalarını yapıp, vatandaşın ne kadar risk altında olduğunu tespit edip ve eğer gerçekten risk varsa ne gibi önlemler alınması gerektiğini ortaya koyması gerekiyor. Ya da böyle bir risk yok ise halkın endişelerinin teskin edilmesi de yine bu kurumların sorumluluğunda.

Peki, asbestin zararları ne? Çok kısa bundan bahsederek durumun ciddiyetini ilgilerine hatırlatalım. Asbest ya da diğer bir adıyla amyant, değişik isimlerle anılan kanserojen bir mineral türüdür. Asbestoz ise asbest minerali liflerinin tahriki ile akciğerde oluşan bir hastalık. Sinsi ve ağır ilerleyen bir hastalık olan asbestozun kendini göstermesi 10-20 yılı bulmaktadır.

Görüldüğü üzere eğer iddialar doğru ise, yıkım sadece bina ile sınırlı değil. Önümüzdeki 20 yıllık süreçte ciddi bir sağlık yakımı ile karşı karşıyayız.

Bundan sonra ne yapılmalı? Bu güne kadar yapılanları geri almak mümkün değil. Çünkü bu bir yıkım işi. Ancak, en azından yıkımın kalan kısmının bilim ve sorumluluk standartları çerçevesinde gerçekleştirilmesi gerekmektedir. İkincisi, bu esnada muhtemel etkilenme sahasının belirlenerek, öncelikle o civarın bir nevi karantinaya alınması, üçüncüsü eğer gerçekten bir tehdit var ise çok geç olmadan bununla ilgili koruyucu sağlık tedbirlerinin hayata geçirilmesi, dördüncü olarak, kamu sağlığına ilişkin tedbir alındıktan sonra sorumlularla ile ilgili yasal ve hukuki işlemler yapılmalı.

Bu hem devletin hem de vicdanların temize çıkmasının tek çıkış yolu. Aksi takdirde 20 yıl sonraki ortaya çıkacak ölümler, bu gün işlenmiş cinayetler olarak tarihe geçecektir.