Ortadoğu, tarih boyunca küresel güç mücadelelerinin merkezi oldu. Ancak bazı savaşlar vardır ki yalnızca cephedeki askerleri değil, dünyanın en uzak köşesindeki fabrikaları, limanları, borsaları ve sofraları da etkiler.
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı ile başlayan savaşa Yemen'in de fiilen dahil olduğu, Suudi Arabistan öncülüğünde Arap ülkelerinin askeri koalisyon kurduğu ve İran'ın Rusya ile Çin'den siyasi, ekonomik ve stratejik destek aldığı bir tablo, yalnızca bölgenin değil, bütün uluslararası sistemin geleceğini değiştirebilecek ölçekte sonuçlar doğuracaktır.
Bugün dünya ekonomisinin can damarlarından biri olan Hürmüz Boğazı'ndan geçen enerji ticareti, küresel petrol sevkiyatının önemli bir bölümünü oluşturuyor. Buna Kızıldeniz ve Babü'l Mendep Boğazı üzerinden Avrupa ile Asya arasındaki ticaret koridoru da eklendiğinde, savaş sath-ı mahallinin çok geniş sınırlara varacağını gösteri. Zira Yemen'in jeostratejik önemi görünenin çok daha ötesindedir.
Evet; Husilerin yeni bir cephe olarak savaşa fiilen katılması demek Kızıldeniz'deki güvenlik riskleri ve deniz taşımacılığı üzerindeki baskıları, enerji ve lojistik maliyetlerini artıran önemli faktörler olarak karşılık bulacaktır.
Bu cephe ile Suudi Arabistan'ın öncülüğünde yeni bir Arap askeri koalisyonunun oluşması, savaşı klasik bir bölgesel kriz olmaktan çıkarıp maalesef ikinci dünya savaşını anımsatan çok cepheli bir savaşa dönüştürmüştür.
Böyle bir tabloda Irak, Suriye, Lübnan, Türkiye ve Körfez ülkeleri de doğrudan veya dolaylı biçimde çatışmanın içine çekilecektir.
Küresel savaşın dumanları arasında geçmişte kangrenleşmiş Bölgesel savaşlarında dahil olup kontrol edilemez hale gelmesi, modern tarihte defalarca görülen bir genel kaos ikilemini yeniden gündeme taşıyabilir.
İran açısından bakıldığında en büyük avantaj, yalnızca düzenli ordusu değil, yıllar içinde oluşturduğu asimetrik savaş kapasitesidir. Balistik füzeler, insansız hava araçları, elektronik harp sistemleri ve vekil güçler, Tahran'ın klasik savaş anlayışından farklı bir strateji izlemesine imkan sağlamaktadır.
İran’a yapılan, Rusya ve Çin'in doğrudan askeri müdahalesine gerek kalmadan gelişmiş istihbarat, teknoloji ve ekonomik destek, savaşın uzaması, bunun sonucunda ise ABD'nin bölgedeki askeri üsleri üzerindeki baskının ciddi biçimde artması ve küresel güç rekabetinin dahada karmaşık hale gelmesi demek olacaktır.
ABD açısından mesele yalnızca İran değildir. Katar, Bahreyn, Kuveyt, Irak ve Ürdün'deki askeri üslerin güvenliği, Körfez'deki deniz ticaretinin açık tutulması ve İsrail'in güvenliği Washington'un temel öncelikleri arasında yer almaktadır. Bu nedenle İran'ın geniş kapsamlı füze ve İHA saldırıları, ABD'nin hukuksuz ve kuralsız bir şekilde daha sert karşılık vermesine ve çatışmayı dahada büyütmektedir. Bu durum, diplomatik çözüm ihtimalini zayıflatırken küresel güvenlik mimarisini de sarsıyor.
Ekonomik cephede ise, Petrol fiyatlarının kısa sürede tarihi seviyelere yükselmesi ve doğal gaz piyasalarında yeni bir şok dalgası ve deniz sigorta primlerinin katlanması,
Süveyş Kanalı yerine Afrika'nın güneyinden dolaşan gemiler maliyeti artıracak, arz/talep dengesinde küresel enflasyonu yeniden yükseltecektir. Sanayide üretim maliyetleri artarken otomotivden kimyaya, havacılıktan tarıma kadar birçok sektör zincirleme etkilenecektir. Tedarik zincirlerinin kırılganlığına ilişkin geçmiş veriler savaşların sistematik olarak ekonomik riskleri nasıl büyütebildiğini bize açık bir şekilde göstermektedir.
Avrupa için tablo daha da hassastır. Rusya-Ukrayna savaşının ardından enerji arzını çeşitlendirmeye çalışan Avrupa ülkeleri, Ortadoğu'dan gelecek yeni bir enerji krizini kaldırmakta zorlanabilir.
Sanayi üretiminde maliyet baskısı, enflasyon hedefleri ve ekonomik büyüme yavaşlayacaktır. Özellikle Almanya, İtalya ve Fransa gibi sanayi ekonomileri yüksek enerji fiyatlarından doğrudan etkilenecek, Buna ek olarak yeni göç hareketleri, güvenlik kaygıları ve savunma harcamalarının yükselmesi Avrupa Birliği'nin siyasi dengelerini ciddi biçimde etkileyecektir.
Çin cephesinde ise Pekin'in küresel ticarete bağımlılığı nedeniyle uzun süreli bir deniz taşımacılığı krizinden zarar görmemesi mümkün değildir. Dolayısıyla ileriki süreçte Çin &Rusya Bloğunun İran Hattına desteği, çıkar hesapları doğrultusunda dikkatli ve sınırlı kalabilir.
Bütün bu ihtimaller gösteriyor ki XXI. yüzyılın savaşları yalnızca tanklar ve savaş uçaklarıyla kazanılmıyor. Enerji koridorları, limanlar, siber saldırılar, finans piyasaları ve diplomatik ittifaklar artık cephe hattının ayrılmaz parçalarıdır.
Hürmüz Boğazından Yemen'e, Kızıldeniz'den Akdeniz'e uzanacak geniş ölçekli bir çatışma; yalnızca Ortadoğu'nun değil, Londra'daki finans merkezlerinin, Berlin'deki fabrikaların, Şanghay'daki limanların ve New York borsasının da kaderini belirleyecektir.
Tarih bize büyük savaşların kazananından çok kaybedenini hatırlatır.
Küresel ekonominin birbirine bu kadar bağlı olduğu bir çağda, bölgesel görünen bir savaşın bile dünya çapında ekonomik durgunluk, yüksek enflasyon, enerji krizleri ve yeni jeopolitik bloklaşmalar doğurma ihtimali göz ardı edilemez.
En büyük risk ise savaşın kontrolden çıkarak diplomasi kapılarını tamamen kapatmasıdır. Böyle bir durumda kaybeden yalnızca taraflar değil, uluslararası düzenin kendisi olacaktır.