Avrupa’nın güvenlik mimarisi çatırdıyor

Washington yönetiminin Almanya’daki yaklaşık 5 bin askeri geri çekme planı yalnızca teknik bir “kuvvet düzenlemesi” değildir; bu karar, Atlantik ittifakının ruhuna vurulmuş siyasi bir tokattır.

Yıllardır “müttefiklik”, “ortak değerler” gibi büyük laflarla dünyaya ders veren Amerika, iş çıkarlarına ve iç siyasi hesaplarına gelince Avrupa’yı bir gecede yüzüstü bırakabileceğini yeniden göstermektedir.

Soğuk Savaş boyunca Avrupa’ya güvenlik şemsiyesi sunduğunu iddia eden Washington, aslında kıtayı kendisine bağımlı hale getiren dev bir stratejik düzen kurdu.

NATO’nun askeri omurgası Amerikan gücü üzerine inşa edilirken Avrupa devletleri de savunma yatırımlarını bilinçli biçimde ihmal etti. Sonuçta ortaya tuhaf bir tablo çıktı: Ekonomik olarak dünyanın en zengin bölgelerinden biri olan Avrupa, kendi güvenliğini sağlama konusunda hala Pentagon’un kapısını çalmak zorunda kalıyor.

Amerika bugün Almanya’dan asker çekiyor; yarın Polonya’yı yalnız bırakabilir, ertesi gün Baltık ülkelerine “öncelikler değişti” diyebilir. Çünkü Washington için “müttefiklik” çoğu zaman ilkeli bir ilişki değil, maliyet-fayda hesabıdır.

Avrupa’nın güvenliği, Amerikan yönetimlerinin gözünde çoğu zaman pazarlık masasına sürülen bir ticari enstrümana dönüşmüştür.

İşin daha da trajik tarafı ise Avrupa liderlerinin bu bağımlılık düzenine yıllarca gönüllü şekilde teslim olmasıdır. Berlin, Paris ve Brüksel uzun süre ekonomik refahın konforuna sığınarak savunma kapasitesini ikinci plana itti. Avrupa Birliği teknoloji, sanayi ve finans alanlarında küresel bir dev olabilir; ancak askeri ve stratejik bağımsızlık söz konusu olduğunda hala Washington’dan gelecek talimatlara bakmaktadır. Ukrayna savaşıyla birlikte bu gerçek daha çıplak biçimde ortaya çıktı.

Amerika’nın Avrupa üzerindeki etkisi yalnızca askeri değil. Enerji politikalarından savunma ihalelerine, istihbarat ağlarından diplomatik yönlendirmelere kadar geniş bir alanda Avrupa’nın karar alma mekanizmaları Amerikan çıkarlarının gölgesinde şekilleniyor.

Avrupa devletleri bir yandan “stratejik özerklik” sloganları atarken diğer yandan milyarlarca dolarlık Amerikan silah sistemleri satın alıyor. Bu tablo, bağımsızlık iddiasıyla açık bir çelişki oluşturuyor.

Washington ise bu bağımlılığı ustaca kullanıyor. Avrupa’nın güvenlik korkuları canlı tutuldukça Amerikan savunma sanayisi büyüyor, NATO içindeki liderliği güçleniyor ve Avrupa siyaseti üzerindeki nüfuzu devam ediyor. Almanya’daki askerlerin çekilmesi bile aslında bir tür mesaj niteliği taşıyor: “Kuralları ben koyarım, istersem korurum, istersem çekilirim.”

Peki Avrupa neden Amerika’ya bu kadar muhtaç hale geldi?

Birincisi, Avrupa Birliği siyasi birlik konusunda hâlâ parçalı bir yapı. Ortak bir dış politika ve güçlü birleşik ordu fikri yıllardır konuşuluyor ama somut ilerleme sınırlı kalıyor. Fransa başka düşünüyor, Almanya başka davranıyor, Doğu Avrupa ülkeleri ise doğrudan Amerikan korumasını vazgeçilmez görüyor. Bu bölünmüşlük Washington’un elini güçlendiriyor.

İkincisi, Avrupa toplumları uzun süre savaş ihtimalini uzak bir geçmişin sorunu olarak gördü. Savunma harcamaları azaltıldı, ordular küçültüldü, stratejik üretim kapasitesi geriledi. Amerika ise tam tersine askeri üstünlüğünü sürekli büyüttü. Böylece Avrupa, güvenlik konusunda kendi kaslarını geliştirmek yerine Amerikan şemsiyesine sığınmayı tercih etti.

Üçüncüsü, enerji bağımlılığı ve ekonomik kırılganlık Avrupa’nın stratejik hareket alanını daralttı. Rusya-Ukrayna savaşı sonrası yaşanan enerji krizi Avrupa ekonomilerini sarstı. Amerika ise hem sıvılaştırılmış doğalgaz satışlarını artırdı hem de Avrupa’yı kendi jeopolitik çizgisine daha sıkı bağladı.

Gelecekte Avrupa-Amerika ilişkileri tamamen kopar mı? Muhtemelen hayır. Çünkü iki tarafın da birbirine ihtiyaç duyduğu alanlar hâlâ çok fazla. Ancak artık eski koşulsuz bağlılık dönemi sona eriyor. Avrupa kamuoyunda Amerika’ya yönelik güvensizlik artıyor. Özellikle Donald Trump döneminde başlayan “Önce Amerika” anlayışı, Avrupalılara acı bir gerçeği hatırlattı: Washington, çıkarları gerektirdiğinde en yakın müttefiklerini bile kolayca gözden çıkarabilir.

Önümüzdeki yıllarda Avrupa’nın önünde iki seçenek bulunuyor. Ya mevcut bağımlılık düzenini sürdürüp her Amerikan seçim sonucunda güvenlik paniği yaşayacak ya da gerçek anlamda stratejik bağımsızlık için ciddi adımlar atacak.

Ortak Avrupa ordusu, bağımsız savunma sanayisi ve kendi enerji güvenlik stratejisi artık lüks değil, zorunluluktur.

Amerika ise demokrasi ve özgürlük söylemlerinin arkasına saklanarak dünyayı yönlendirme alışkanlığından vazgeçmek zorunda. Çünkü müttefiklerini ekonomik ve askeri bağımlılık ilişkisi içinde tutan bir güç, ne kadar parlak sloganlar kullanırsa kullansın, sonunda güven değil tepki üretir.

Almanya’dan çekilen 5 bin asker belki askeri açıdan küçük bir sayı olabilir; fakat sembolik olarak çok daha büyük bir kırılmanın habercisidir. Atlantik’in iki yakası arasındaki güven erozyonu derinleşiyor ve bu çatlak her geçen gün daha görünür hale geliyor.