YAZARLAR

Tüm Yazıları Ayşe Şener

Donmuş hayatlar hikâyesi

04.12.2018 00:02

Önce gözlerimin ferini şefkate ayarlayarak, bir poz aldım. Sonra kapadım. Böyle daha güzel seyrediliyor her şey…

Seyretmek güzeldir, yaşayamadığın hayatı.

Yaşama katılamıyorsan, bari seyredersin. Fakat… Yaşamak; bildiğin yaşamakken, seyretmek; hep biraz ölmektir. Yavaş yavaş…  Acı çekmeden. Bir de bakmışsın ki; ölmüşsün. Yok. Bakamamışsın. Çünkü ölüp giderken bile hala seyrediyor olacaksın ya…

Üç küçük mahkûmun, o gün –çektikleri esaret düşünülürse- müebbet olduğuna emin olduğum kaçamak bir merakları var. Belki de bu nedenle cenazesi kaldırılmamış bir evin, tahta iskeletinde yuvalanmış göz çukurundan sokağa bakıyorlar. Fakat gördüğüm kadarıyla bu ölü mekânın üç canı daha var.

Ne güzel!

Koltuklarına gömülmüş ama başkalarının hayatı için uyanık olan niceleri gibi hayatı ayakta seyrediyorlar.

Hayat, sokağa sekerek çıkmış, bağıra bağıra şarkı söylüyor, hoplayıp, zıplıyor. Taş atıyor canı isterse, isterse de seviyor. Masum mahkûmlar ise; tam da yaşayacakken, nefes nefese, sadece seyrediyor. Bağıracakken avaz avaz, susuyorlar. Saçları bulutlara değe değe zıplayacakken, duruyorlar öylece. Dilsiz.

Bir pencere demiri inceliğinde bile olsun hayatı görememe endişesiyle, başlarını parmaklıklar arasına ortalamışlar. Ben olsam kayardım bir güzel, pencerenin avuçlarından. Demir parmaklar bile tutamazdı ki…

Ceza mı almışlardı? Suçları neydi?

Sokak küfürlerine mi alışıveriyordu, o süt kokan ağızları? Elbiselerini mi kirletiyorlardı, deniz aşırı gördükleri su birikintilerinde?

Şimdi elinde koca bir yağlı ekmekle sokağın ortasında koşturmak vardı. Hele bir araba daracık sokağa sürtüne sürtüne geçerken ezilme tehlikesi yaşamak! Ölüme dokuna dokuna yaşamak! Şimdi hoplamak vardı. Ya da bağıra bağıra mızıkçılık yapmak! Rüzgârın öpüp öpüp kaçtığı kırmızı yanakları neşeyle delik deşik etmek. Gülmek vardı. Şimdi…

"Şimdi", geçiyor sokaktan. Onlar duruyorlar.
Seyretmek güzel midir yaşayamadığın hayatı?

Bu satırları, eski bir İstanbul sokağında demirli pencereye kilitlenmiş, sokağa çıkma yasağına maruz kamış üç çocuğu görünce yazmıştım.

Fakat onları seyrederken toplum olarak bizi ve belki bi’ dünya insanın ahvalini görmekte gecikmedim. Çoluk çocuk da dâhil her birimiz topyekûn ekranlara tutuklanmış vaziyetteyiz. Camdan bir tutukluluk bu. Candan, ciğerden değil. Büyük küçük ekranlara bakarak, bakınarak yaşıyoruz.

Yüksek dozda ekran! Uzun süren bir ötenazi kabulü bizimkisi.

Şimdi geçiyor, hayattan. Biz kalıyoruz. An geçiyor, anı da kalmıyor. Gün bitti. Dün dahi başlamayacak. Çünkü gün yaşanmadığı için, dün de hatırlanmayacak. Bizim hayaller el oldu. Ellerin hayalinde çok oyalandık. Hayallerimiz küstürdük. Yeni, bize ait, bizim varlığımızı, bu dünyadan geçiyorken ortaya koyduğumuzu, bizden geriye ne kalacağını ben bilmiyorum.  

Bizim hakkımızda pencere/ekran çirkini diyebilir, ardıllarımız. “Neden var olmuş olabilirler? Var olmalarını; olmayarak, olgunlaşmayarak, yok olup giderek gerçekleştirmiş olamazlar”, diyebilirler.

Seyretmek güzel değildir, yaşayamadığın hayatları… 

Yaşamak güzeldir. Aval aval bakınmak ve sümüğün akması değil.

Öne Çıkanlar

Yusuf Suresi hakkında her şey...

Resmen tehlike saçıyor!

Kendi rızasıyla evlenenleri ayırmak reva mıdır?

Tek tip askerlik ne zaman gelecek?

Ermenistan'dan Türkiye'yi şaşırtan çıkış

Çankaya Köşkü'nde 1 saatlik kritik görüşme