Yedi Başak İnsanî Yardım Derneğimiz, kurulduğu günden beri, başta Türkiye, Filistin ve Afrika olmak üzere değişik kıtalarda değişik ülkelere insanı yardımlara devam etmektedir. Bu yardımlardan biri de kurban kesimleridir. İşte 23 Mayıs 2026 tarihinden başlayarak 9 gün süren Afrika/Çad ülkesindeki kurban kesimi programına gönüllü olarak katılmak bize de nasip oldu. Bu yazıyla başlayarak bazı izlenimlerimi ve dersleri birkaç yazıda sizlerle de paylaşmak istedim.
İyilik yapmak denildiğinde çoğu insanın aklına; muhtacın ihtiyacını gidermek, açın karnını doyurmak gibi hayır işleri gelir. Elbette düşmüşün elinden tutmak ve aç bir insana yemek vermek büyük bir erdemdir. Ancak insanlığa yapılacak en büyük iyilik, bir günlük açlığı gidermek değil; ömür boyu aç kalmayacak bir beceri kazandırmaktır.
Meşhur sözde ifade edildiği gibi; “Bir insana balık verirseniz bir günlüğüne doyar, ama balık tutmayı öğretirseniz hayatı boyunca karnını doyurabilir.” Çünkü aç kalan insanın asıl ihtiyacı yalnızca bir lokma ekmek değil, o ekmeği kazanabilecek bilgiye, tecrübeye ve imkâna sahip olmaktır. Şayet avlanmayı bilseydi zaten aç kalmazdı.
Dahası, yokluğun ne demek olduğunu yaşamış bir insan, kendi karnını doyurabilecek duruma geldiğinde başkalarının açlığını da görmezden gelemez. Açlığın acısını tatmış olanlar, çoğu zaman paylaşmanın ve yardımlaşmanın en samimi temsilcileri olurlar. Fakat bunun gerçekleşebilmesi için önce insanlara üretmenin, çalışmanın ve kazanmanın yollarını öğretmek gerekir.
Sürekli balık ikram edilen, yani sürekli yardım alan insan ise zamanla üretme refleksini kaybetmeye başlar. Çünkü “nasıl olsa bir hayır sahibi çıkar, açlığımı giderir” diye düşünür. Hâlbuki bireyler ve toplumlar için tüketen değil, üreten olmak öncelikli olmalıdır. Şu halde aç insanı hep başkası üzerinden geçinmeye alıştırmak, haddi zatında ona bir iyilik değil, kötülüktür. Çünkü bu durum; o insanda var olan “yetenek” “özgüven” “kendine yetme becerisi” vb. mevhibeleri köreltme sonucunu doğuracaktır. Böylece tembellik, edilgenlik ve başkalarına bağımlılık duygusu gelişir. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenemeyen kişi maddî bakımdan da manevî bakımdan da gelişemez.
Emek vermeden elde edilen nimet, bir süre sonra hak gibi görülür. Verilmediği zaman vermesine alıştığı kişiye karşı bir kin, nefret ve düşmanlığın da gelişmesine sebep olur. Normalde iyilik minnet, sevgi ve saygıyı celbeder. Ama sürgit devam eden başkasından geçinme alışkanlığının aksi yönde sonuçlarının olması kaçınılmazdır.
Başkalarının doyurmasıyla yetinen insan ne büyüyebilir ne de geleceğe yatırım yapabilir. Hayatı, günü kurtarmaktan ibaret hâle gelir. Sürekli almaya alışan kişi zamanla başkasına vererek faydalı olmayı unutabilir. Sürekli başkasından destek bekleyen kişi ise yük üstlenmeyi unutacak hale gelir. Veren kişi de sonuçta bir insandır ve bir gün takati kesilebilir veya valıklıyken muhtaç hale gelebilir. Sonuçta bu hal, her iki tarafın da hayrına değildir.
Oysa İslam'ın inşa etmek istediği insan tipi; alan değil veren, tüketen değil üreten, başkasına yük olan değil başkalarının yükünü hafifleten insandır. Nitekim Resûlullah (sav) şöyle buyurur: “Veren el alan elden hayırlıdır. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tokgözlü olursa, Allah onu zengin kılar.” (Buhârî, Zekât 18, Nefekât 2; Müslim, Zekât 94-97, 106, 124.) Yine güçlü müminin zayıf müminden daha hayırlı olduğu nebevi müjdesi de müminin ekonomik, sosyal ve ahlâkî bakımdan güçlü olması gerektiğine işaret etmektedir.
Bir toplumun büyük çoğunluğu üretmek yerine sürekli tüketmeye, çalışmak yerine sürekli yardıma alışırsa ortaya güçlü ve şahsiyetli bir millet çıkmaz. Böyle bir toplum, her zaman başkalarına muhtaç kalan, kendi kararlarını kendi veremeyen ve iradesi zayıflayan bir topluma dönüşür. Sürekli başkalarının eline bakan bir millet, zamanla kendi ayakları üzerinde durma kabiliyetini de kaybeder.
Bugün dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan kronik yoksulluğa da bu açıdan bakmak gerekir. Özellikle Afrika kıtasında yıllardır süren açlık ve yoksulluk, yalnızca doğal sebeplerle açıklanabilecek bir mesele değildir. Tarih boyunca “batı” vey “küresel güçler” yoksulluğun sona ermesinden değil devam etmesinden fayda sağlamıştır. Çünkü karnı aç bırakılan toplumlar sorgulayamaz, haklarını arayamaz ve kendilerini sömürenlerden hesap soramazlar. Açlık bazen bir sonuç değil, bir kontrol mekanizması olarak kullanılmaktadır.
Bu nedenle gerçek yardım, insanı sürekli yardıma muhtaç bırakmak değil; onu yardıma ihtiyaç duymayacak hâle getirmektir. Gerçek merhamet, balık dağıtmak kadar balık tutmayı öğretmeyi de gerektirir. Çünkü insanın karnını doyurmak iyiliktir; fakat ona kendi rızkını kazanacak gücü kazandırmak hem iyilik hem de özgürlüktür. Bir toplumları ayağa kaldıran şey sadaka değil üretim, bağımlılık değil yetkinlik, tüketim değil emektir. Balık ikram etmek güzel bir davranıştır; fakat asıl büyük hizmet, avlamayı öğretmektir.