Başkasının Firavun’una Musa olmak kolaydır

İnsanlık tarihi boyunca herkes zalimlere karşı konuşmayı sevmiştir. Herkes Firavun’a lanet eder, Nemrut’a öfkelenir, Ebu Cehil’i kınar. Çünkü başkasının Firavun’una Musa olmak kolaydır. Asıl zor olan ise insanın kendi içindeki Firavun’a karşı Musa olabilmesidir.

Çünkü insanın en büyük savaşı dışarıda değil, kendi nefsinin içindedir. Kur’ân-ı Kerîm’de Firavun’un en büyük sapması sadece zulmü değildi; onun asıl felaketi kibriydi. Kendini ilahlaştırmasıydı. Rabbimiz onun şu azgın sözünü haber verir: “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” (Naziât, 24)

Bugün belki hiç kimse bu sözü diliyle söylemiyor. Ama nice insan nefsini, makamını, servetini, öfkesini ve hevasını hakikatin önüne koyuyor. Kendi arzusunu ölçü hâline getiriyor. İşte çağın Firavunluğu budur. İnsanlar Firavun’u tarih sayfalarında arıyor; fakat kalplerindeki Firavun’u görmek istemiyor. Bir insan zulme karşı konuşabilir ama evinde adaletli olmayabilir. Sosyal medyada mazlumların yanında görünebilir ama ticaretinde kul hakkı yiyebilir. Dünyadaki zalimlere öfke kusabilir ama kendi nefsinin esiri hâline gelebilir.

Çünkü başkasının Firavun’una Musa olmak kolaydır… Asıl mesele insanın kendi kibriyle savaşabilmesidir. Kendi öfkesiyle mücadele edebilmesidir. Kendi nefsinin tahtını yıkabilmesidir.

Kur’an bu büyük hakikati şöyle haber verir: “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kirletip örten ise ziyana uğramıştır.” (Şems, 9-10)

Demek ki gerçek kurtuluş dışarıdaki düşmanı yenmekten önce içimizdeki düşmanı yenebilmekten geçiyor. Hz. Musa sadece Mısır’daki Firavun’a gönderilmiş bir peygamber değildir. O aynı zamanda insanın içindeki Firavunluğu yıkmanın sembolüdür. Çünkü kişi kendi nefsine karşı Musa olamadıkça diliyle söylediği hakikat kalbine inmez.

Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Gerçek mücahit, Allah’a itaat yolunda nefsiyle mücadele edendir.” (Tirmizî) Bir başka rivayette ise şöyle buyrulur: “Senin en büyük düşmanın, iki böğrün arasındaki nefsindir.”

İşte insanın en çetin savaşı budur. Çünkü dışarıdaki düşman görünür; fakat nefis insanın içine gizlenmiş bir Firavun gibidir. Sürekli kibri fısıldar. Öfkeyi büyütür. Makam sevgisini kutsallaştırır. İnsanı kendine hayran bırakır.

Bugün ümmetin en büyük krizlerinden biri de budur. İnsanlar sloganlarda kahraman ama nefis terbiyesinde mağlup hâle geldi. Dillerde adalet var ama hayatta yok. Konuşmalarda ihlas var ama amellerde riya gizli. Herkes zalimlerden şikâyet ediyor fakat kimse kendi nefsinin zulmünü görmek istemiyor. Oysa Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 11)

İslam’ın inşa etmek istediği insan; sadece dışarıdaki kötülüğe bağıran değil, içindeki kötülüğü de susturabilen insandır. Çünkü insanın içindeki Firavun ölmeden toplumdaki Firavunlar yıkılmaz. Nefis öyle tehlikelidir ki bazen insana ibadetiyle bile üstünlük taslatır. Kişi secde eder ama kalbinde kibir taşır. Sadaka verir ama alkış bekler. İlim öğrenir ama insanlara tepeden bakar. İşte Firavun’un ruhu bazen tam da burada yeniden dirilir.

Gerçek inkılap sokakta değil, kalpte başlar. Gerçek tevhid sadece putları kırmak değil; nefsi de tahtından indirebilmektir. Bu yüzden mesele sadece Firavun’a lanet etmek değildir. Mesele; öfkemize Musa olabilmek, kibrimize Musa olabilmek, hırsımıza Musa olabilmek, ve nefsimize Musa olabilmektir. Çünkü başkasının Firavun’una Musa olmak kolaydır… Asıl zor olan, insanın kendi Firavun’una Musa olabilmesidir.