Batı Şeria’da Ölüm Kadar Sessiz Bir Felaket: Yıkımın Rutini

Filistin’de acı çoğu zaman “büyük” haberlerle anlatılır: bombardıman, katliam, toplu tutuklamalar, sürgün… Oysa Batı Şeria’da yaşananların büyük kısmı, dünya ekranlarına düşmeyecek kadar “gündelik” bir şiddetle ilerliyor. İşte bu yüzden, en son konuştuğumuz Filistinli Ebu Ömer’in hikâyesi yalnızca kişisel bir dram değil; daha büyük bir düzenin küçük ama anlamlı bir örneğidir.

Çünkü Batı Şeria’da insanları yerinden etmek için her zaman kurşun sıkmak gerekmez. Bazen bir imza, bazen bir “ruhsat yok” gerekçesi, bazen de sabaha karşı gelen buldozerler yeterlidir. Bu yöntem, işgalin en sistemli, en soğukkanlı, en az görünür silahıdır. Yıkım yalnızca duvarları değil, insanların toprağa tutunma iradesini hedef alır.

Ev yıkımı: Bir istisna değil, rutin bir politika

Batı Şeria’daki Filistin köylerinde işgal güçlerinin her gün neredeyse bir köye uğraması artık olağan hale gelmiştir. Gerekçe çoğu zaman aynıdır: “yapı ruhsatı eksikliği.” Ancak mesele hukuki değil, siyasidir. Çünkü Filistinliler için ruhsat mekanizması bir düzen değil; bir kilittir. Kapısı olmayan bir evin anahtarını istemek gibi.

Sadece bu yıl içinde 5.000’den fazla evin yıkıldığı, dolayısıyla 5.000 ailenin yerinden edildiği aktarılıyor. Bu rakam, bir şehir nüfusunun sessizce dağıtılması demektir. Yıkılan yalnızca duvarlar değildir; çocukların odası, annenin mutfağı, babanın emeği, dedenin hatırası, bir köyün hafızasıdır. Ve yıkımlar çoğu zaman köylerin uç noktalarından başlar. Çünkü hedef bellidir: köyleri merkezden değil, sınırdan boğmak. Alanı daraltmak, nefesi kesmek, “ya gidin ya da küçülün” demek.

Ebu Ömer’in hikâyesi: Bu kez ev değil, toprak hedefte

Bu kez Ebu Ömer’in hikâyesinde manzara farklıydı. Bu defa buldozerler gelmedi; evinin duvarları yıkılmadı. Fakat yıkımın şekli değişse de özü aynı kaldı: mülksüzleştirme. İşgal yönetimi, Ebu Ömer’in ailesine ait olan onlarca dönüm araziyi bir kalemde “müsadere” etti. Üstelik bu toprakların piyasa değeri sıradan bir tarla bedeli değil; yüz binlerce doları, hatta milyonları bulabilecek büyüklükteydi.

Burada insanın aklına şu soru geliyor: Bir toprağa el koymanın “gerekçesi” ne olabilir? Cevap, Batı Şeria’da artık herkesin bildiği kadar acıdır: Bir yerleşimcinin isteği. Yani hukuk değil; hak değil; tarih değil… Birinin “ben bunu istiyorum” demesi çoğu zaman yeterlidir. Sonrası bilinen senaryodur: resmi makamlara dilekçe, uydurma belgeler, “kalkınma projesi” kılıfı ve nihayetinde bir sabah ailenin karşısına çıkan karar: “Bu toprak artık sizin değil.”

Oysa Ebu Ömer’in ailesi için bu araziler yalnızca ekonomik bir değer taşımaz. Bu topraklar onların kimliğidir; hafızasıdır; geçmişten bugüne uzanan varlık senedidir. Aile, bu arazilere beş bin yıldan uzun süredir sahip olduklarını söylüyor. Bu ifade, yalnızca bir tarih iddiası değil; Filistin köylüsünün toprakla kurduğu bağı anlatan güçlü bir cümledir: “Biz burada sonradan gelmedik; biz buranın köküyüz.”

İşte işgalin en sinsi tarafı da buradadır. Ev yıkımı bir fotoğrafa sığar, bir videoya düşer, dünya görür. Ama toprak müsaderesi, çoğu zaman kâğıt üzerinde gerçekleşir. Sessizdir. Daha az görünürdür. Fakat etkisi çok daha büyüktür. Çünkü evi yeniden yaparsın belki; ama toprağın gittiğinde hayatın damarları kesilir. Tarım biter, gelir biter, gelecek biter. İnsan yalnızca evsiz değil, yarınsız kalır.

Toprak müsaderesi: Belgelerle yapılan işgal

İşgal yalnızca askeri güçle değil, evrakla da yürür. Geniş arazilerin müsaderesi bunun en açık örneğidir. Bir Filistinli ya da bir grup yerleşimci resmi makamlardan belirli bir araziyi talep ettiğinde, işgal yönetimi çoğu zaman hızlı biçimde “kalkınma projeleri” adı altında uydurma belgeler hazırlayarak bu topraklara el koyar.

Sonra ne olur? O topraklar bir anda “proje alanı” oluverir. Prefabrik yapılar dikilir, tarım projeleri başlatılır, yeni yerleşim birimleri büyütülür. Böylece işgal, sadece askerle değil; “gelişim” ve “imar” kılıfıyla da genişletilir. Filistinli ise kendi tarlasına yabancı, kendi köyünde misafir olur.

Ruhsat yoksa hayat da yok

İşgal yönetimi ruhsatsız inşaatı yasaklar; fakat Filistinlilere ruhsat vermez. Bu çelişki tesadüf değildir. Bu bir baskı tekniğidir. İnsanları iki seçenek arasında bırakır: Ya evsiz kal, ya da ruhsatsız yap ve yıkımı bekle.

Bu yüzden Filistinliler ya mecburen ruhsatsız ev yapar ya da mevcut evinin üzerine uygun olmayan eklemeler yapar. Çünkü aile büyür, çocuk çoğalır, hayat devam eder. Fakat işgal, Filistinlinin hayatının devam etmesini bile “suç” sayar.

Yıkım süreci: İhbar, baskın, enkaz

Bir yapı “uygun değil” ya da “ruhsatsız” kabul edildiğinde süreç çoğu zaman ihbarlarla başlar. Casuslar, muhbirler, yerleşimcilerin raporları… Sonra sabahın erken saatlerinde işgal güçleri gelir. Yeni yapılan kısmı yıkmakla yetinmez; bazen eski yapıyı da yıkar. Yani “ceza” sadece hataya değil, hayata kesilir.

Ve geriye bir enkaz kalır. Bir de o enkazın başında bekleyen insanlar… Ebu Ömer’in hikâyesi burada sadece bir isim olmaktan çıkar; Batı Şeria’nın kaderi haline gelir.

Baskının adı: Normalleştirilmiş zulüm

Tüm bu olaylar, hapis cezaları, para cezaları, baskınlar ve tehditlerle birlikte Batı Şeria’da günlük rutine dönüşmüştür. İşgal, kendini “olağan” kılmak ister. İnsanlar yıkımı, müsadereyi, baskını normal görmeye başladığında; dünya da bunu normal görmeye başlar. Ama Filistin’de normal olan hiçbir şey normal değildir.

Bugün Batı Şeria’da yaşanan şey, yalnızca bir güvenlik meselesi değil; bir halkı toprağından koparma projesidir. Kurşunla öldürmek kadar, ev yıkarak yaşatmamaktır. Tehcir sadece otobüslerle yapılmaz; bazen bir buldozerle, bazen bir ruhsat kâğıdıyla, bazen de bir yerleşimcinin “isteğiyle” yapılır.

Ebu Ömer’in evi bu kez yıkılmadı belki; ama toprağı alındı. Ve bazen toprağın alınması, evin yıkılmasından daha ağırdır. Çünkü ev bir barınaktır; toprak ise hayatın kendisidir. İşgalin hedefi de tam olarak budur: Filistinliyi yalnızca bugünden değil, gelecekten de koparmak.