Bayramlar ve yitirilen değerler

Bayramlar… Nerede olursak olalım, nasıl bir hayatın içinde bulunursak bulunalım zamanı kısa süreliğine durduran günlerdi. Yüzlerde tebessüm, evlerde telaş, yüreklerde çocukça bir heyecan olurdu. En zor dönemlerde bile ocaklar tüter, en eski elbiseler bile özenle temizlenir, insanlar birbirine güzel görünmeye çalışırdı. Çünkü bayramlar sadece bir takvim günü değil, insanın insana sığındığı bir kaleydi.

Peki, şimdi ne oldu da her köşe başından aynı bezgin, aynı omuz silkici bir feryat yükseliyor: "Nerede o eski bayramlar?"

Aslında bu sorunun cevabı, kaybolan mendillerde ya da eskiyen şekerlemelerde değil; aynada seyrettiğimiz kendi çehrelerimizde gizli.

Gerçekten ne değişti? Bayramlar mı eski tadını kaybetti, yoksa insanlık en temel değerlerini mi yitirdi?

Maalesef, modern hayat insanı giderek daha yalnız, daha içine kapanık ve daha bencil bir varlığa dönüştürdü. Sinsice bir konfor tutkusu fısıldadı: “Birey ol, tek başına daha mutlusun.”

Bu zehirli reçete şifa niyetine insanlığa yutturuldu. İnsanlardan kaçmak, kapıları kilitlemek, dünyayı bir ekranın arkasından izleyip gerçekle yüzleşmemek “huzur” zannedildi.

Çünkü insanlarla görüşmek, dert dinlemeyi, yük paylaşmayı ve sorumluluk almayı gerektiriyor. Modern insan ise tüm bunlardan kaçmayı tercih ediyor. Dinlemekten, anlamaktan ve sabretmekten yorulmuş bir halde kafasını toprağa gömmeyi seçenek olarak kullanıyor.

Oysa unutulan ve sırt çevrilen bir hakikat karşımızda durmakta: O da insanlığımızın bizden “görmeyi ve görünmeyi” istemesi… Hâl hatır sormayı, aranmayı, kapı çalmayı, sofraya bir tabak daha koymayı gerekli kılması… Çünkü bize emanet edilen sadece kendi hayatımız değildi. Ağaçtan, kuştan, nehirden, sokaktan, komşudan ve en çok da insandan sorumluyduk.

Bugün insanların çoğu kalabalıklar içinde yaşıyor ama kimse kimsenin yüküne omuz vermek istemiyor. Herkes konuşuyor fakat kimse gerçekten dinlemiyor. Aynı evin içinde yaşayan insanlar bile birbirine yabancılaşmış. Kalabalıklar artıyor ama gönüller küçülüyor.

Merhamet ve vicdan, modern konforun sunaklarında kurban edilir oldu. Paylaşmak zayıflık, dostluk zaman kaybı, birbirini dinlemek ve dertleşmek ise bir angarya gibi görülmeye başlandı. Geriye ise sürekli tüketen, yalnızca kendi hazlarının peşinde koşan bencil bir insan tipi kaldı.

Kapitalizmin inşa ettiği bu yeni insan modeli, fedakârlığı bir erdem değil; taşınması gereksiz bir yük olarak görüyor. Sonuç ise pırıltılı rezidanslarda, lüks sitelerde büyüyen o koyu ve ürpertici yalnızlıklar… Aile bağları birkaç bayram mesajına indirgenirken, akrabalık ilişkileri cenazelerden cenazelere hatırlanıyor. Komşuluk ise çoktan hayatımızdan çekilip gitti. Bu yüzden bayramlar da giderek ruhunu kaybediyor.

Oysa bayram sadece dinlenmek değildir. Merhameti ve paylaşmayı bir yaşam pratiği olarak yeniden diriltmektir. Bayram; yakınlaşmadır. Kırgınlıkları söküp atmaktır. Bencilliği, kibri ve duyarsızlığı kurban etmektir.

Bayramlar yeniden insan kalabilme fırsatıdır. Bir yetimin başını okşamak, bir çocuğu sevindirmek, yalnız bir yaşlının kapısını çalmaktır.

Mazlumları hatırlamak, sadece kendin için değil ümmet için, insanlık için de üzülmektir. İşte bayramın gerçek ruhu budur.

Bugün milyonlarca insan bayrama buruk giriyor. Gazze’de çocuklar bombaların gölgesinde bayram sabahına uyanıyor. Dünyanın başka yerlerinde insanlar açlıkla, savaşla, yalnızlıkla mücadele ediyor. Huzurevlerinde evlatlarının yolunu gözleyen yaşlılar, bayram günü bile kapısı çalınmayan insanlar var.

Belki de bu yüzden bayramların tadı kaçtı; çünkü dünyanın acısına sırtımızı döndükçe kendi asıl huzurumuzu da kaybettik.

Merhametin olmadığı yerde bayram sadece takvim yaprağından ibaret kalır. İnsan insana yeniden yaklaşmadıkça ne sofralar bereketlenir ne de yüzler gerçekten gülebilir.

Gelin bu bayram biraz daha fazla hatırlayalım. Biraz daha fazla dinleyelim. Ve en önemlisi; modern dünyanın bizden çaldığı merhameti, vicdanı ve kardeşliği yeniden kuşanalım.