"Ben bu oyunu bozarım"

(Tatar Ramazan üzerinden sistem, güç ve adalet üzerine bir okuma)

Kadir İnanır’ın vefatının ardından herkes kendi penceresinden konuştu.

Kimine göre "Kadir abisiydi."
Kimine göre sisteme itiraz eden bir figürdü.
Kimine göre sorgulayan, rahatsız eden bir sanatçıydı.
Kimine göre ise sadece sinemanın güçlü bir yüzüydü.

Herkes aynı isme baktı ama herkes başka bir şey gördü.

Aslında bu, bir yönüyle kaçınılmazdır. Çünkü bir sanatçının hayatı kadar, ona yüklenen anlamlar da çoğalır.

Bu yüzden ortaya tek bir anlatı çıkmaz, çoğul bir hafıza çıkar.

Ben bu yazıda onun hayatını değil, o çoğul hafızanın içinde özellikle bir karakteri konuşmak istiyorum.

Tatar Ramazan’ı.

Çünkü bazı sanatçılar, kendi fikirlerinden bağımsız olarak, oynadıkları rollerle toplumsal hafızada daha büyük bir yere otururlar.

Tatar Ramazan, bu hafızanın en güçlü damarlarından biridir.

Şunu da baştan söylemem gerekir.

Şimdi aramızdan ayrıldı. Amel defteriyle, sevabıyla ve günahıyla Rabb’inin huzurunda.

Bizim burada yapabileceğimiz şey, onu ne ölümünün ardından kutsallaştırmak ne de tamamen bir yargı nesnesine çevirmektir. Çünkü bu yaklaşım, insana dair adalet terazisini bozar.

Her insan gibi o da kendi hikâyesini yaşadı ve kendi yolculuğunu tamamladı.

Bize düşen, hüküm vermek değil, ölçüyü kaçırmadan konuşmaktır.

Sonunda herkes, zerre haksızlığın bile karşılıksız kalmayacağı bir adaletin sahibine gider.

Bunu hatırlamak yeterlidir.

Tatar Ramazan üzerinden konuşmak aslında bir film üzerinden konuşmak değildir.

Bir düzeni, bir ilişki ağını, bir güç mimarisini konuşmaktır.

Cezaevi üzerinden kurulan ama cezaeviyle sınırlı olmayan bir sistemi.

İçeride görünmeyen kuralların, dışarıda görünür kanunların önüne geçtiği bir yapıyı.

Gücün hukukla değil ilişkiyle dağıtıldığı bir düzeni.

Cezaevi, filmde sadece bir mekân değildir.

Bir metafordur.

Bazen bir devlet olur.

Bazen kurumlar.

Bazen şirketler.

Bazen partiler.

Bazen cemaatler.

Bazen de insanın kendi vicdanı.

Nerede hesap vermeyen bir güç oluşursa, orada görünmeyen bir cezaevi kurulmaya başlanır.

Demir parmaklıklar olmadan da insanlar susturulabilir.

Kapılar kilitlenmeden de insanlar korkuyla hapsedilebilir.

Tatar Ramazan’ın isyanı tam da bu görünmeyen hapishaneyedir.

Bu bağlamda filmde "Gel dedin, geldik Abdurrahman Çavuş" ifadesi.
Bir kişiye değil, bir düzene, bir hiyerarşiye ve içeride kurulan görünmeyen güç ağına / fiili düzene söylenmiş bir cümledir.

Çünkü mesele tek tek insanlar değil o insanların temsil ettiği düzenin kendisidir.

Mesele oyunun değişmemesidir.

Her dönemde kendisini hukukun üstünde görenler oldu.

Her dönemde sessiz kalmayı güvenli bulanlar oldu.

Her dönemde “bana dokunmayan yılan” anlayışı kazandı.

Her dönemde birkaç kişi çıkıp “Ben bu oyunu bozarım” deme cesaretini gösterdi.

İşte toplumlar o insanların omuzlarında ayakta kalır.

Tatar Ramazan bize hukukun sadece kanun maddelerinden ibaret olmadığını öğretti.

Çünkü kanun tek başına adalet değildir.

Kanun yazılı bir düzen kurar, ama o düzenin nasıl işlediğini belirleyen şey çoğu zaman güç ilişkileridir.

Bu yüzden mesele yalnızca suçun karşılığı değildir.

Asıl mesele, gücün hukuku eğip bükmesine izin verilip verilmediğidir.

Cezaevi bu anlamda sadece dört duvar değildir.

Bir toplum modelidir.

İçeride olan, dışarının küçültülmüş halidir.

Resmi düzen ile fiili düzenin birbirinden ayrıldığı bir alan.

Kâğıt üzerinde eşitliğin olduğu ama pratikte ilişkilerin belirleyici olduğu bir yapı.

Bu yapı yalnızca içeridekileri değil, sistemi kuranları da içine alır.

Çünkü bozulmuş bir düzen herkesi bir şekilde dönüştürür.

Tatar Ramazan’ın hikâyesi burada başlar.

Ona sadece “itaat et” denmez.

Daha fazlası teklif edilir.

"Bu düzeni bozma… Gel, bu düzenin içinde sen de bir yer al."

Yani sistemin dışında kalma. Bedel ödeme. Ama içeride yer al.

Bu, aslında birçok insanın hayatında karşılaştığı en kritik eşiktir.

Çünkü mesele artık hayatta kalmak değil, düzene eklemlenmektir.

Tatar Ramazan bu teklifi reddeder.

Eski düzenin içinde bir pay edinmeyi de kabul etmez.

Çünkü onun itirazı kişisel değildir.

Bir çıkar mücadelesi değildir.

Bir hesaplaşma değildir.

Onun derdi daha iyi bir yer bulmak değildir.

Onun derdi, yanlış kurulmuş oyunun kendisidir.

İşte bu yüzden filmin en güçlü metaforlarından biri ortaya çıkar.

"Ben bu oyunu bozarım."

Bu cümle bir öfke cümlesi değildir.

Bir meydan okuma değil, bir reddediştir.

Çünkü bazı insanlar oyunu oynamayı değil, oyunun kendisini reddeder.

Cezaevi bu yüzden sadece dört duvar değildir.

Bir toplum modelidir.
Bir güç laboratuvarıdır.

Kim güçlü ise onun sözünün geçtiği.

Kim ilişkileri yönetiyorsa onun görünmez iktidar olduğu.

Kim sessiz kalıyorsa onun hayatta kaldığı bir düzen.

Bu düzen yalnızca içeride değil, dışarıda da devam eder.

Bu yüzden film, yalnızca geçmişi anlatmaz.

Bugüne de ayna tutar.

Tatar Ramazan’ın karşısına çıkan şey yalnızca bireyler değildir.

Ona bir sistemin içinde "uyumlu bir parça" olma imkânı sunulur.

Dışarıda kalıp bedel ödemek mi, yoksa içeride yer alıp sessizleşmek mi?
Tatar Ramazan, bedel ödemeyi göze alır.
Çünkü bilir ki, bazen en büyük kayıp özgürlüğünü değil, vicdanını kaybetmektir.
Yanlış bir düzenin içinde kendine güçlü bir yer edinmek yerine, o düzenün karşısında durmayı seçer.
Düzen sahiplerinin ona sunduğu teklif, daha güçlü olmak değildir, gücün ve kurulan düzenin bir parçası olmaktır. O ise bunu reddeder.
Tatar Ramazan'ı unutulmaz yapan, yumruğunun gücü değil, bedelini bile bile vicdanından vazgeçmemesidir.

Yanlış kurulan bir düzenin içinde "iyi bir yer" bulmak mı daha kolaydır, yoksa o düzenin karşısında durmanın bedelini göze almak mı?

Her dönemin kendi "Abdurrahman Çavuş"ları olabilir.
Asıl mesele, onların kim olduğu değil, temsil ettikleri yanlış düzene karşı, Tatar Ramazan gibi "Ben bu oyunu bozarım." diyebilecek bir vicdanı taşıyıp taşıyamadığımızdır.