Konstantin Korobov’un “Agnus” adlı tablosu gibi hayatımız… Tabloda aç kurtlar tarafından ısırılan kuzunun yüzünde en ufak bir acı belirtisi yok. Üstelik direnmiyor, sakin ve telaşsız…
Kurtlar dişlerini geçirmiş ama en ufak bir kan izi de görünmüyor. Yedi aç kurdun bir kuzuya saldırdığı tabloda her bir kurt, açlığı, kibri, öfkeyi, aç gözlülüğü, kıskançlığı, şehveti temsil ediyor olmalı.
Masumiyete, saflığa, insan oluşa ve fıtrata yapılan saldırılar ve korkunç bir teslimiyetle buna direnç gösteremememiz. Ne acayip bir zamana denk geldik.
Kafka, ‘bundan böyle iyilik ve adaleti derin bir sessizlik içerisinde ve sanki suçmuş gibi sağlayacağız’ derken çok haklıydı. Tüm değerlerin altüst olduğu bir dönem bu. Büyük bir değer yıkımı ile karşı karşıyayız.
Her taraftan saldırı var. Aileye, insan masumiyetine, adalete, iyiliğe ve aşka dair ne varsa bozuluyor. Bunun planlı ve sistematik bir şekilde yapıldığını hepimiz biliyoruz. Hazin olan, bir kuzu gibi sakin ve direnç göstermeden bunu kabullenmemiz…
Modern çağın gürültüsü içerisinde kaybolup gidiyoruz.
Dün, “The Life of David Gale” filmini ikinci kez izledim. Film, idam cezasını tartışan sıradan bir film gibi gelebilir ancak filmin asıl meselesi; modern insanın hakikati hangi uğurda feda edebileceğiyle alakalıdır.
Bir toplum adalet duygusunu kaybettiğinde mahkeme salonları büyür, vicdanlar küçülür. O yüzden gerçek insan olmayı denemeliyiz. Gerçek anlamda insan olmak demek, fikirler ve idealler için yaşamak demektir.
Hayatınızı istediklerinizin ne kadarını elde ettiğinizle değil, yaşadığınız samimiyet, merhamet ve sevgi anlarıyla ölçmek demektir. Çünkü sonunda kendi hayatlarımızı önemli kılmanın yegâne yolu, diğer insanların yaşamlarına değer vermektir.
Ne var ki insanlar yaşamları konusunda bir hayli karmaşık duygular içerisinde ve kafaları olabildiğince karmaşık.
Çünkü bize ait olan ne varsa bir merkezde toplanıyor. Özgürlük mesela; Emil Cioran’ın dediği gibi, ‘afiyeti yerinde olanların bir safsatası.’ O yüzden sürgünde gibi hissediyoruz kendimizi.
Belki de hiçbir şey hissetmiyoruz. Gündelik siyasi parti kırıntılarını kümesteki tavuklar gibi yiyoruz. Yediriyorlar bir bakıma…
Bu tür dedikodulardan mutlu olan insanlar görüyorum. Kimileri, büyük bir inancı ya da davayı savunuyormuş havasında ve ciddiyetle yapıyor bunu. Oysa kendi benliğini ve insani değerlerini yıkarak yapıyor bunu.
Sürekli koşturma hali, nefes nefese kalan bir toplum. Yapay bir hedefin peşinden koşan insanlık. Hedefine vardığında gerçekle değil hayaliyle yüzleşen bir insanlık…
“İndiğim yerde beni bekleyen yok, indiğim yerde biçilmiş ot gibiyim” diyor ya İsmet Özel. Öyle bir hal. Biçilmiş otlar gibiyiz oysa.
Artık başa da dönemeyiz. Kendimizle arayı çok açtık. Ama dön diyor şair, şarkıya dön, kalbine dön, eve dön… Ancak nerenin yerlisiyiz önce onu kavramamız lazım.
Dönebilecek miyiz başa?
Tüm bu saldırılar, sarkıntılıklar, projeler, savaşlar, siyasi kavgalar ve değerlerin altüst oluşu karşısında bataklığa saplandık.
Bir begonvil yaprağına saklanmış aşkı keşfedebiliriz mesela. Meltem esintisini, denizin dalgalanışını, sesini, kokusunu hissetmekle başlayabiliriz. Önce kendimizle olan arayı kapatmamız lazım.
Kendi küçük dünyamızı yeniden inşa edebiliriz. Sevmenin o tatlı huzuru içimizi kapladığında, gökyüzü mezar taşı olmaktan çıkar belki.
Âşıklara inanın sevgili dostlar… Aşka aşık insanları bulduğunuzda onları bırakmayın. Onlar bizim eve dönüş biletimiz…
Hüzünle gıdalanan temiz yürekli insanlardır onlar… Ve kendini bulma arayışıdır. Önce kendimizi bulalım, kendini bilmeyen Rabbini bilmez. Rabbini bilmeyen kaybolur dostlar… Önce bir nefes alın aşk ile.