Toplum olarak en zorlandığımız şey, olan biteni görmek değil, gördüğümüzle yüzleşmektir. Bazı gerçekler vardır ki! ortaya çıktığında değil, yıllarca sessiz kalındığında asıl yarayı açar.
Jeffrey Epstein vakası, yalnızca bireysel bir suç hikâyesi değil, çocukların nasıl sistematik biçimde korunmadığını gösteren bir aynadır. Bu aynaya bakmak rahatsız edicidir, ama gereklidir. İstismarlar gizli yapıldığı için değil, uzun süre görmezden gelindiği için mümkün olur.
Bu tür vakalarda ilk refleksimiz genellikle şudur, “Bunu nasıl kimse fark etmedi?” Oysa asıl soru başka yerde durur. Kimlerin sözü baştan itibaren değersiz sayıldı? Kimlerin anlattıkları, abartı, yanlış anlama ya da çocukça denilerek susturuldu?
Çocuklar istismarı yetişkinler gibi anlatmaz. Net cümleler kurmazlar, delil sunmazlar, zaman çizelgesi oluşturmazlar. Çoğu zaman ne yaşadığını anlamlandıramaz, yalnızca bir huzursuzluk, bir utanç, bir korku taşır. Yetişkin dünyası ise çoğu zaman bu dili duymakta başarısızdır. Çünkü çocukların dili, sabır ve sorumluluk ister.
Epstein vakasında olduğu gibi, güç ve statü devreye girdiğinde bu körlük daha da derinleşir. Saygın, etkili, dokunulmaz olarak görülen yetişkinler sorgulanmazken, çocukların sözleri sessizce geri plana itilir. Burada mesele tek bir kişinin suçundan çok, bu suçu mümkün kılan sessizliktir.
Bu sessizlik bireysel değil, kolektiftir. Kurumların, çevrelerin, hatta bazen normal kabul edilen şüphelerin sessizliğidir. “Yanlış anlamış olabilir”, “Böyle biri yapmaz”, “Aileyi zor durumda bırakmayalım” gibi cümleler, çocukları değil, yetişkinlerin konforunu korur.
Bugün bu vakalara bakarken geçmişte olup biteni konuşmak yeterli değil. Asıl soru şudur, Bugün çocuklara hâlâ inanılmıyor. Bugün kimlerin sözü, gücü olanların yanında hâlâ daha az değerli sayılıyor? Ve bugün biz, rahatsız olmamak adına hangi gerçekleri görmezden geliyoruz?
Çocukları korumak, sevgiden daha fazlasıdır. Çocukları korumak duymaya hazır olmak, sorgulamak, güç ilişkilerini görmezden gelmemek ve gerektiğinde rahatsızlığı göze alabilmektir.
Belki de en zor ama en gerekli soru şudur:
Bir çocuk konuştuğunda, gerçekten dinlemeye hazır mıyız?
Bu tür vakalar bize şunu da hatırlatır, Çocukları korumak yalnızca bireysel iyi niyetle mümkün olmaz. Sistemler, kurumlar ve yetişkinler arasındaki sessiz anlaşmalar bozulmadıkça, istismar yalnızca biçim değiştirir. Görünür olmak cesaret ister, susmak ise çoğu zaman daha kolaydır. Ama kolay olan, çocuklar için güvenli olan değildir.
Bir çocuğun anlattığı şeyin, kanıt sayılabilmesi için yetişkin dünyasının ölçütlerine uyması beklenir. Oysa çocukların deneyimi, yetişkin mantığına göre şekillenmez. Çelişkili anlatımlar, geri çekilmeler, suskunluklar, yalanın değil, çoğu zaman korkunun işaretidir. Bu farkı göremediğimizde, çocuklardan değil, kendi konforumuzdan yana taraf oluruz.
Bugün çocukları korumak, yalnızca kötü niyetli bireyleri işaret etmekten ibaret değildir. Aynı zamanda “bana ait değil”, “benden büyük bir mesele”, “yanlış anlaşılabilir” diyerek geri durduğumuz anları da sorgulamayı gerektirir. Çünkü istismar, çoğu zaman tam da bu geri duruşlarda kök salar.
Belki de en zor ama en dönüştürücü adım şudur:
Çocukları yalnızca mağdur olduklarında değil, konuşmaya çalıştıklarında ciddiye almak.
Sözleri netleşmeden önce onlara alan açmak. Ve en önemlisi, gücü olanı değil, korunmaya ihtiyacı olanı merkeze almaktır.
Bir toplum, çocuklarının sesine ne kadar yer açıyorsa o kadar güçlüdür. Ve bazen bir çocuğu korumak, büyük laflar etmekten değil, küçük ama kararlı bir şekilde “buradayım ve seni duyuyorum” diyebilmekten geçer.
Bu noktada mesele yalnızca hukuk ya da psikoloji meselesi değildir, aynı zamanda ahlaki ve vicdani bir meseledir. İnanç gelenekleri bize şunu hatırlatır, güç, sorumlulukla birlikte gelir. Koruyamayanın, görmezden gelenin ya da susanın da payı vardır.
Birçok dini kaynaklarda çocuk, emanet olarak tanımlanır. Emanet ise sahip olunan değil, korunması gereken bir değerdir. Emanete ihanet, yalnızca zarar verenle sınırlı değildir. Zararı görüp sessiz kalanları da kapsar. Bu yüzden suskunluk, her zaman tarafsızlık değildir.
İnanç, yalnızca ibadetle değil, adaletle ve merhametle anlam kazanır. Bir çocuğun sözüne kulak vermek, onun korkusunu ciddiye almak, gücü değil hakkı gözetmek… Bunlar ahlakın da inancın da ortak dilidir. Çünkü zulüm karşısında susmak, hiçbir öğretiye göre erdem sayılmaz.
Belki de bugün en çok hatırlamamız gereken şey şudur:
Bir çocuğu korumak, sadece insani bir görev değil, vicdani ve ahlaki bir sorumluluktur. Ve bu sorumluluk, makamdan, statüden, isimlerden bağımsızdır. Bir çocuğun güvenliği, hiçbir yetişkinin itibarından küçük değildir. Çünkü bir çocuğun zarar gördüğü yerde, hiçbir gerekçe masum kalmaz.