Bir dünyayı kaybetmek

Artık Wittgenstein’ın “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” sözünün aşinasıyız. Dil felsefesi üzerine yoğunlaşan Wittgenstein, dil ile dünya arasındaki temsil problemini sorunsallaştırmıştı. Biz burada belki bu kadar derine inmeden gündelik kullanıl(may)an kelimeler ve bunların nasıl bir dünya inşa ettiğinden hareketle, kaybettiğimiz dünyaya; dolayısıyla oradan gelecek vizyonumuza odaklanmaya çalışacağız.

Geçenlerde “kelime” üzerine bir yarışma programını izlerken, büyük oranda bizim varlık dünyamızı da oluşturduğunu düşündüğüm birçok kelimenin yarışmacılar tarafından bilinemediğini gördüm ki, bunu telaffuz problemlerinde de rahatlıkla izlemek mümkün olmaktaydı. İlk aklıma gelen şey ise nasıl bir dünyayı kaybettiğimiz oldu.

Bu bağlamda birkaç problem üzerinden analiz yapmaya çalışacağım. Birincisi, eski(meyen) kelimelerin kullanımdan çekilmesiyle birlikte, dilin metafiziğine göndermelerin giderek zayıfladığını müşahade etmişsinizdir. Buna verebileceğim en çarpıcı örneklerden birisi “erzak” kelimesidir. Bundan belki 40 yıl önce gündelik dilde kullanımda olan bu kelime, tüm yiyecek maddelerini ihtiva etmekteydi. Fakat giderek modernleşen ve şehirleşen bir dünyada merkezi özelliğini kaybetmiş görünmektedir. Şimdi ise kullanımlarını bulmak oldukça zor.

“Erzak”, “rızık” kelimesinin çoğulu olup metafizik çağrışımları kuvvetli olan bir kelimedir. Kullanıldığı andan itibaren “rızık”tan Allah’ın bir ismi olan “Rezzak”a doğru zihinde bir seyahat gerçekleşir. Osmanlı’dan başlayarak bugüne gelinceye kadar gazeteleri kronolojik olarak izlerseniz, bu kayıpların nasıl adım adım gerçekleştiğini görmekte zorlanmazsınız. O dönemde yazılan kitapları bilhassa gençlerin anlaması oldukça zor.

1980’li yıllarda okutulan lise edebiyat kitaplarında Divan edebiyatının ciddi bir ağırlığı vardı. Burada birçok şiir sadece edebi nitelikleri açısından değil, aynı zamanda metafizik ve kurduğu dünyaya dair göndermeleri de yansıtan niteliklere sahipti. Söz gelimi; şair divanlarının önce münacaat (Allah’a (CC) yakarış) ardından Na’t (Hz. Peygamber’e (SAV) methiye başladığını görmekteyiz. Daha sonra kaside ve gazeller gelmekteydi. Bu sıralama dünyaya bakışın bir yansıması olarak orijinallik ifade etmekteydi.

Nazarımda Hz. Peygamber’e (SAV) yazılan en iyi Na’t olan su kasidesinde Fuzuli şöyle der: “Hak-i payine yetem der ömrlerdir muttasıl/Başını taştan taşa vurup gezer avare su.” Şiir suyun Rasülüllah’a ulaşmak üzere başını taştan taşa vurarak aktığını veciz bir dille anlatmaktadır. Bu inceliklerin kayboluşu, aynı zamanda günümüzde özellikle gündelik hayatta niçin yüzeysel ilişkilerin hakim olduğunu da bize göstermektedir. Burada aynı zamanda normal şiir ve nesirlerde bile metafiziğe olan atıfların sürekli olduğunu unutmamak lazımdır.

Bugün böyle bir dil kaybolduğu gibi muhtelif programlarda anlaşılamaması üzerinden dalga konusu yapılmaktadır. Hemen belirtmek lazımdır ki, bir dil metafiziğini kaybettiği zaman iddiasını da kaybeder ve maalesef o toplumun bir medeniyet kurma iddiası da hayal olur.

Diğer yandan bugün oldukça sınırlı sayıda kelimelerle konuşan ve yazışan hatta sesli harfleri yazma konusunda tasarruf yapmaya çalışan bir durumla karşı karşıyayız. Neredeyse 1980’li yıllarda kullanılan birçok kelimeyi anlama noktasında sıkıntı yaşanması, gelecekte nasıl bir edebiyat ve medeniyet sorusunu ciddi olarak gündeme getirmektedir.

Wittgenstein’ın yargısına göre acaba bugün kullandığımız dil, bize dünyamız ve ufkumuz açısından neler söylemektedir? Diğer dil ve kültürlere öykünmek epey benimsenmiş olsa da, kendi orijinal dünyanızı kurmak için asla yeterli olmayacaktır.