İslam dünyasının münevver ismi Ali Ulvi Kurucu Üstad, vefatının 24. yılında dualarla anılıyor. Üstadın kızı Sare Kurucu Bulut, vefatının 24. yıl dönümünde babasına olan özlemini ve onun manevi mirasını Milat okurları için kaleme aldı.
Sare KURUCU BULUT- (kızı)
Medine aşığı Üstad Ali Ulvi Kurucu’nun kızı, babasının ebediyete irtihalinin yıl dönümünde duygu dolu bir yazı kaleme aldı: "O, sadece babam değil, bir davanın sesiydi. "Canım babacığım için Türkiye soyumuzun, neslimizin toprağı olmasından ziyade sadece kendine ait aile bağlarının kaynağı, hani çaresiz kaldığımız anlarda “anam” diyerek kucağına atlayıp sığındığımız, asla emeklerini ödeyemeyeceğimiz analarımız gibi ANAVATANI idi. Kanını, adını şerefle, saygıyla taşıdığımız ve karşısında çekinerek durduğumuz Babamız bizim için belki de yüzüne bakmaya kıyamadığımız gül yüzlü, kimselere layık göremediğimiz genç kızımız, başka bir yerde, delikanlılık çağında yaramazlıkları olsa da, yeter artık desek de kimsenin duymasını istemediğimiz göz nuru oğlumuz gibiydi.
Babamın evinde, Türkiye; bohça bohça içinde, bohçalar sandık içinde değerli mücevherat hepsinin içindeydi. Ne afişlere sığar, ne de sebze meyveye külah olan gazete sayfalarına. Yok yok; Türkiye anca babamın gönlüne, ruhuna sığardı. Türkiye başında taç, gözünde sürme idi; her harfi onun için bir değer, her karış toprağı bir hazineydi. TÜRKİYE ADI, şanı hep yükseklerde parlayan yıldız gibi dalgalanan, her an alıp verdiği nefesi gibi içinde taşıdığı Ay yıldızlı kan kırmızısı bayrağının rengi babamın damarlarında akan, kendisine hayatı için can veren kanıydı.
şiirlerinde berceste, sohbetlerinde ise başmisafir, Türkiye idi.
Sevdalı sabalar, o seherlerden esermiş,
Ruhumdaki yıldız, o güneşlerden esermiş,
Manzumenin ahengi, o gülşenden alınmış,
Bir bestenin ilhamı ki: Cennetde çalınmış,
Amma, bu aziz Vatan, sevenlerini de sırtından vurur(muş)!... İmtihanlardan geçilecekti ki, layık mertebeye erişilsin. Önce anadan öksüz, bir de dedesi dünyaya göz yumar, yetmedi, bir de vatandan uzak Ulvi; acaba bütün bu yaşananlar Peygamber sünneti mi idi!!
Ve onun kanayan yarası, Osmanlıca yazısı. İngiltere ve İsviçre pazarlarında, satılmıştı bir tanesi, inci danesi. Ne istediler, bu masumdan, hani yazılıp okunmaya başlardı sağdan. Bütün milletler yazısına sahip çıkarken, Türk milleti bütün fertleriyle o asil Osmanlıcasının bir harfine dahi ulaşamaz hale gelerek yazısından mahrum bırakılmış!! Bu bir gecelik ameliyatın sonucunda bu asil Osmanlı Türkçesine “Eski Türkçe” yaftası vurularak ilan edilmiş. Ne var ki, gerçek, tarih hala ayakta, karalarsa, karalananlar ise çoktan eskidi, bu asil millet “Eski Türkçe” yaftasını çoktan çöp sepetine atıverdi, bunu anlayıp bilemediler. Kimlerdi bu kıymetli, asil yazımıza el uzatan, kimlerdi türlü ipe sapa gelmez bahanelerle ortadan kaldıran?? Ahh ahh! Biz kendi hançerimizle kendimizi sırtımızdan vurduk ve o “eski Türkçe” diye yaftaladıkları yazıyla, yani Osmanlıca harfler harfler imzasıyla o lağv edilme kararlarını imzaladık. Bir milletin kültürünü satranç tahtasındaki satranç taşları gibi yerlerinden oynattılar; bir gecede âlim cahil, cahil âlim oluverdi. Ya Rabbi bu ne garip işdi böyle!!
Artık, kelime sonundaki... din... tin olurken Hamidler Hamitler oldu. Allah’u Teâlâ’nın yaratıcı İsmi Celîl-i, berber manasını andıran sesle okunur olmuş. Bu asil harfler cadı kazanında kaynarken; Kutlu Nil’in suları içilen ve en güzel lisan olan Allah kelamı Arapça’yla şereflendirilmiş olan Kahire o onurla İslam’ı yaşamaya devam ediyordu.!! Hasreti yüreğinde kor hale gelmiş olan ülkesindeki minarelerinden semalara yükselen nidalarının ulvî sözleri değişe dursun, bu zulmün ıstırabı gönlünde fırtınalar estirirken, hamdolsun “Yeşil kubbenin” yanı başındaki minareden okunan ezanların lahuti sesi, yedi semadan vahy edilen hali ile nur yüklü kelimeleri esmayı ve etrafı çınlatırken Ulvi’nin ruhunu mest etmez mi sanırsınız?!!
İlmi, edebi serveti mahvoldu da yurdun,
Hicranın kalbinde, ne duydun ne duyurdun!..
Mirasına her an hani sahip çıkacaktın,
Heyhat, onu sen, büsbütün ellerde bıraktın!..
Taşlar gibi hissiz kalarak, dindeki nura,
Mahşerde nasıl derleneceksin o huzura,
Mahşer gününün bir gün , evet, gelmesi hakdır,
Mevla, bu sebepten, seni mesul tutacaktır!..
Diyarı Mukaddeseye sığınan mühacirler, başlarına konan nimetin kadrini bilerek, bastıkları toprakların kutsallığını idrak ederek, her seher vakti Bilal Habeşinin makamıyla, haziin bir ses ve kıraatla okunan ilk ezanların; fecr vaktiyle etrafı çınlatan, kâinatı ağlatan, ruhları okşayan, derin uykulardan uyandıran ezanı Muhammedinin; dünyaya bedel olduğunu sezerek, tadarak, huzurunu hissederek dinlemeleri; bir tek bu beldede yaşanır demezler mi idi.
Medine’deki Türk asıllı mühacirler toplumu, hiçbir zaman, memleketin neresi veya Türkiye’nin neresinden diye soru sormazlar misafirlerine. Nasıl sorabilirler ki, artık her biri aynı imtihandan geçerek; Liva-i Muhammedinin, altında saf tutmuş, mücaviri Rasul nişanı göğüslerine takılmış, alınlarına, muhacirin damgası vurulmuş; bundan ma’sivası cılız kalırdı. Bu gönül adamları, buralara, bu mukaddes beldelere sadece bedenen değil, ruhlarıyla da hicret etmişlerdi.
Bu makamda, babamın sıkça anlattığı Kuran-ı Kerimden muhacirler için bir darbı meseli gönülleri ısıtır, ruhlara bir serinlik, bir sekinet bahşederdi: dalları semalara uzanmış, derin kökler salmış, iyi bir ağaç misalidir bunlar.
Anavatanlarında bu muhacirler dini kapasite ve ehliyete sahib olmasalardı, bu mükâfata asla layık olmazlardı. Doğdukları toprakları, üzerinde oynadıkları çayır çimenleri, oyunlarına katılan çocukluk arkadaşlarını, anayurdun mis gibi kokan havasını arkalarında bırakarak hicret etmek! Bu muhaceret bırakıp kaçmak demek değildi elbette; İbrahim a.s.mın daveti kimin kulağına ulaşmış, kimin kalbinde yer bulmuşsa anca ve anca o insana bu kutlu çağrıya icabet etmek nasib olmuştur.
Bugün herkes, sana hayran oluyor, yolcu;
Tutduğun nurlu, Arşa çıkar ta bir ucu,
Seni mesteyleyen aşkın, ezelidir, ezeli,
İltifat eyledi zira, O GÜZELLER GÜZELİ!..
Babamın dostları muhacirler Anavatanlarına hasret, özlem ve iştiyak içindeyken Vatanlarında gelişen olayların haberlerini almak, olup bitenleri düzenli olarak heyecanla takib etmek, Anavatanla aralarındaki bağların devamı demekti. Tarihimizin dikkat çekici hikâyelerinden, değil midir; anne biricik Mehmed’ini askere gönderir, her gün köy girişindeki çeşme başında, yol kenarında postacıyı gözetler, merakla aceb bir haber var mı diye. Babam ve muhacir arkadaşları da o ana misali, fakirhanede o zamanın -akciğer hastası(!)- transistor radyonun başına toplanıp hışırtılı sesler arasında Türkçe yayın yapan istasyonlardan Anavatan haberlerini dinlerler, uzun uzun mütalaalar yapılır, her biri mühim idareci rolünü alarak ahkâm keserdi. Bazı kereler, Türkiye’ye hiç kıyamayan babam, yerli yersiz fikirlerden rahatsızlığını bildirerek “işin içinde olmadan binlerce kilometrelerden ahkâm kesiyor, fetva veriyorsunuz. Kim bilir memleketlerimize ne planlar, ne tuzaklar kuruluyor” diye söylenir, ikazlarda bulunurdu.
Babam gelişen hadiselerle alakalı sadece bir kaynakla iktifa etmeyip, çeşitli ajanslardan da haber ve analizleri takib ederdi. Babam ileri görüşlü, feraseti açık bir düşünürdü. Onun olayları mantık süzgecinden geçirerek, realist bir düşünce ile meselelere ayrı bir bakışı, ayrı bir prensibi vardı. Böyle durumlarda “heyecan ve ani çıkışlarla, peşin hükümlerle, indî değerlendirmelerle, mantık süzgecinden geçirmeden, hikmetten yoksun sübjektif görüşler başımıza neler açtı” derdi.
Posta yoluyla Türkiye’den gönderilen gazeteler önce kütüphaneye gelir kaydolur, akşamları evimizdeki -artık bir kıraathane gelmiş olan- babamın odası Medine’deki muhacir arkadaşlarının toplanmasıyla mutad fikir teatileri başlardı. Herkes bir şeyler söyleyip yorumlar yaptıktan sonra babamın konuları özetlemesi sonrasında Anavatandan miras ola, tevarüs eden İslami kural usulünce hayır dualarıyla meclis ayrılırdı.
Merhum babam odasında Türkiye meseleleriyle baş başa kaldığı vakitlerde derin düşüncelere dalar, üstüne toz kondurmadığı, kimselere layık göremediği Anavatanı için; şiirleriyle, makaleleriyle hislerini, geleceğe dair ümitlerini, beklentilerini ve hayallerini beyit ve mısralarla ifade ederek anavatan hasretiyle yanan yüreğini serinletmeye çalışır, ayrılığıyla divane olduğu anavatanını uzaklardan saygı duruşunda imişcesine selamlardı. Bu hemen her zaman böyleydi.
Türk milletinin, böyle büyük geçmişi varken,
Binlerce zafer tablosu, ruhunda yaşarken,
Ey sen!.. o, büyük cedlere varis olan evlad,
Zilletle geçen günleri bir toz gibi sil at!..
Her zaman düşüncelerinin ayrılmaz bir parçası, umutlarının muştusu, olan Türk gençliği ile buluşunca onlara; Siz benim gerçekleşen rüyalarımsınız, der övgü dolu sözlerle iltifatlarda bulunurdu. Onları Anavatanının istikbali, kurtarıcıları olarak görür mutlu olurdu. Ruhen rahatlardı.
Çünkü sen, varisisin Fatihin, Arslan Yavuz’un,
Sayamam şan ve şereflisini; zira pek uzun!..
Çünkü sen, şanlı emellerle doğan hatırasısın,
Nice yıllardır, seni iğfal eden kanlı yasın!..
Ve Gönülleri mest eden, gayretlere gayret katan, gençleri etrafında kenetlendiren içtenlikle tekrarladığı: “Sizler ateşte olup yanmayanlarsınız” sözüydü. Kahire günlerinden gönlüne yerleşen bu cümleye hep işaret ederek zararlı akımlara kapılmayıp, iradesine malik, ben buradayım diyebilen gençliğin, özlemleriyle, sevgisiyle derdine derman yarasına merhem oluyordu. “Memleket, anca böyle civanlarla kendine gelir” derdi.
Medineli olmanın onuruyla, Türk kökenli olmanın bağlarıyla, evimiz, birçok devlet adamı, ilim erbabı, edebiyatçı, tasavvuf ehli ve Rasul-i Ekrem âşıklarına ev sahipliği yaparak bir akademi meclisi, bir üniversite yuvası, meşveret salonu olur hemen her gün ilim ve sohbet meclisi kurulurdu.
Bu hususta her zaman “Medineli olmak bize çok dost kazandırdı.” Sözünü tekrarlar durur Allah’a hamd ederdi. Hakikaten gün geçtikçe, sevenleri dostları talebelerinin gayretlerini gördükçe, bu sözün hakikatını daha iyi kavrıyor ve anlıyoruz.
Şimdi de, bizim bu muhacir olsun olmasın dost aşığı aramızdan 24 yıl evvel ayrılan merhum bilgine: Hiç merak etmeyin, rüyalarınız gerçekleşiyor, hayalleriniz hakikat oluyor; iyi niyetle, saf kalple, helal kazançla, temiz geçmişle ekilen tohumlar her ne kadar sizin hayatınızda filizler verdiyse de, şimdi çınarlar haline geldi ve dim dik ayaktalar! İman kuvveti, sabit adım, azim ve güvenle zorluklar aşılıp, yollar kat ediliyor diyoruz, aziz ruhuna müjdeler veriyoruz.
Var ol, ebediyetle beraber, yaşa nur ol,
Hep, şanlı zafer, bahçelerinden geçecek yol!..
A.U. Kurucu’nun, gözündeki Türkiye’yi birkaç cümleyle, ifade etmeye çalıştım. Hakkıyla ifa ettiğimi, ifade ettiğimi asla söyleyemem.
Ruhu şâd olsun.
Babacığım, sen, milletini, memleketini, Anavatanını, gençliğini çok sevdin. Onlar için nice güzel dualarda bulundun; Şimdi, Berzah âleminde huzurla karşına çıkacaktır.
Mekânın Firdevsi alâ olsun