Biz hangi çağdayız?

Biz hangi çağdayız, bilen var mı?

Şimdi diyeceksiniz ki bu nasıl soru?

Elbette 21. yüzyıldayız.

Takvimler 2026’yı gösteriyor.

Ben ise öyle olmadığını düşünüyorum.

Bence biz aslında milattan önceyi yaşıyoruz.

Dönem de olsa olsa Yontma Taş Devri olabilir ancak.

Çünkü dünya henüz Magna Carta ile tanışmamış gibi.

Kralların yetkisini sınırlayan o ilk büyük hukuk çığlığı hiç atılmamış sanki.

İstanbul henüz fethedilmemiş, Ortaçağ bitmemiş ve Yeniçağ daha başlamamış sanırım. Ne güzel yıllardı Ortaçağ aslında. Hesap kitabın yapılmadığı, her şeyin kralların ve soyluların elinde olduğu astığım astık kestiğim kestik. Neyimize bizim özgürlük, insan hakları ve adalet.

Henüz Amerikan Bağımsızlık Savaşı yapılmamış gibi.

“Temsil olmadan vergi olmaz” diye bir söz insanlığın aklına hiç gelmemiş gibi.

Fransız Devrimi deseniz…

“Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” diye bağıran kalabalıklar hiç yaşamamış sanki.

Ben doğrusu “Rus Devrimi”ni de hatırlamıyorum.

Bir halkın mutlak iktidara başkaldırdığına dair bir kayıt yok gibi.

Hint Bağımsızlık Hareketi mi?

Bir adamın elinde silah olmadan bir imparatorluğu dize getirdiğini kim söylüyor?

Durun bir dakika…

Berlin Duvarı'nın Yıkılması olmuş muydu gerçekten?

İnsanlar özgürlük için beton duvarları yıkmış mıydı?

Yüzlerce çocuğun toplu olarak üst düzey isimlerce istismar edilmesi hasıraltı edilmiş miydi? Savaşlarda okullar, hastaneler, güvenli denilen BM kampları içerisinde kadın çocuk demeden bombalanmış mıydı? Ama bunlar olmaz ki, Yontma çağda bile yaşasak bu dediklerimi en cani kral ya da komutan yapmaz canım, olur mu hiç?

Yoksa bütün bunlar yalnızca tarih kitaplarının romantik masalları mıydı?

Çünkü bugüne bakınca insan ister istemez şunu düşünüyor:

Demek ki insanlık yüzyıllardır boşuna uğraşmış.

Bunca devrim…

Bunca manifesto…

Bunca hukuk metni…

İnsan hakları, çocuk ve kadın hakları…

Hatta hayvan hakları…

Hepsi birer edebiyat denemesiymiş meğer.

Bugün İsrail istediği ülkenin semalarında istediği gibi bomba yağdırabiliyor.
Ortadoğu’nun haritası sanki uluslararası hukuka göre değil, savaş uçaklarının menziline göre çiziliyor. BM, İnsan Haklarını savunan sözde örgütler sessiz ve sedasız. Olayları sadece kınamaktan başka bir şey yapmıyorlar.

Dünyanın öbür ucunda sözde özgürlükler ülkesi ABD ve bir lider(!) çıkıyor dünyanın gözü önünde, canlı yayında, ABD Yüksek Mahkemesi kararlarını küçümseyebiliyor. Üstelik bunu yaparken iki yargıcı “yüz karası” diye damgalayıp onları vatan hainliğiyle suçlayabiliyor.

Ve hiçbir şey olmuyor.

Hukuk susuyor.

Diplomasi susuyor.

Demokrasi susuyor.

Aslında şu an tüm dünya susmuş durumda değil mi?

Sonra aynı lider dünyanın geri kalanına dönüp diyor ki: “Size yeni vergi tarifeleri uyguluyorum.” Kim olduğunu yazmama gerek yok sanırım. Kendini beğenmiş, Nobel Barış Ödülünü önümüzdeki yıllarda zorla alacak birisi. Dünyanın eli mahkûm. Ya da ABD halkı yeter der belki bir tokat atar da aklı başına gelir bilemeyiz.

İşte o anda insan ister istemez soruyor:

Magna Carta gerçekten imzalandı mı?

Fransız Devrimi gerçekten oldu mu?

İnsan hakları diye bir şey gerçekten yazıldı mı?

Yoksa biz hâlâ kralların buyruğuyla yönetilen, hukukun Beyaz Saray kapısında beklediği bir çağda mı yaşıyoruz?

Belki de takvimleri yanlış okuyoruz.

Belki de yıl gerçekten 2026 değil.

Belki de insanlık hâlâ özgürlüğün icat edilmediği o çağda yaşıyor.

Belki de tarih kitapları geleceği anlatıyordu. Biz de geleceğin o güzel günlerini hayal ediyorduk. Taş Devrinden geleceğe bakmak hoşumuza gidiyordu.

Belki de asıl soru şudur: Tarih gerçekten ilerliyor mu, yoksa biz sadece kralların değiştiği ama düzenin hiç değişmediği uzun bir çağın içinde mi yaşıyoruz?